Elimden gelen en içten samimiyetimle hayatımdaki her bir adıma boş verdiğim zamanlar. Mutlu olmak için ruhumdan çok da çabalamadığım, beklentimi karşımdakine defalarca şans vermeden, beni yanıltmayan ilk izlenimime göre tarttığım zamanlarım. Yalnız gibi göründüğüm ama içten içe tanıdığım ve tanımadığım kim varsa onlarla çarpıştığım bir karmaşa sanatı bu. Fikirlerim ve deneyimlerim hava da raks ediyor resmen, dışarıdan bakıldığında sessiz gibi görünen.
Penceremin önünde kahvemden duman sızarken düşünüyorum bunları. Çökmüş bedenim yine aynı noktada. Bu zamana kadar yaşadıklarım hızlıca kayıp gidiyor gözlerimden ama yaşarken bu kadar hızlı olmayışları şimdilerde gülmeme sebep oluyor tabii. Sütle rengini sakinleştirdiğim kahvemden her bir yudum alışımda güneş biraz daha yukarı çekiyor kendini. Halbuki dün akşam bitirirken kendini, nasılda alevlere vermişti etrafını ama şimdi o anlar hiç yaşanmamışçasına nasıl da sakin bir aceleyle yukarıya çekiyor kendini. Bu ne özgüven, bu ne sakinlik, bu ne münhasırlık.
Benim ömrümde binlerce defa doğmamışçasına, ilk kez gözlerimi ona çevirmişim gibi tam karşımda şimdi. Bedenimin çatlamış yerlerinden ruhuma sızıyor ve sorgusuzca ısıtıyor ruhumu. Üşümüş olduğunu da nereden biliyor? Her kıştan sonra hava değil, ruhum ısınıyor. Daha kaç kez böyle ısınır? Pencerem ilk günler gibi değil artık. Soğuk sızdırıyor, yenilenmek istiyor ama benim onu yenilemek gibi bir kaygım veyahut ihtiyacım yok. Meyvesine alerjim olan incir ağacına dikiyorum gözlerimi, küçükken dalları en güvendiğim liman olurken, meyvesi de hediyem olurdu. O zamanlardan şu ana kadar bendenizde neler değişti de şimdi tolere edemiyorum o hediyeyi?
Güneşin yangınlarında neler değişti bende? Kaç kez yazdan kalma anılar eşlik etti bana kışta? Her kış titrerken; zihnim gelecek olan üç aylık ısınmaya güvenmedi mi hep? Peki ya bu sonsa? Bir daha incir ağacına vurmazsa o yangının yansımaları? Eski penceremin gıcırdayan gövdesi akşam rüzgarlarında bir daha titremezse ya? O zaman biter mi ömrüm? Korku mu hissettiğim yoksa yeniden var olma ihtimali mi? Ya güneşe daha yakın düşerse yeni benliğim o zaman burada geçen yıllara acımaz mı ruhum? İnsan tamda böyle bir nankörlükle kör olmamış mıdır zaten?
Geleceğin var olmayışından geçmişin pişmanlıklarına kadar uzanan bir beşer boğulma hissi bu insanlık alameti. Şu an da kalamayışın gölgesi, hayatımızın üzerinde ki. Üstündekileri bildiğimizden altındakilerden korktuğumuz ve korkumuzun siyahını hayatımızın renkleriyle soldurduğumuz. Siyah neye değerse kendine çeker, renk almaz asla. Güneş tepeden çekilince karanlığın en zifirini kendimize yuva edindiğimiz, kendimize yazık ettiğimiz, siyahın gücünü küçümsediğimiz tam da adını alan karamsarlık gölgesinin yansımaları bu gözlerimizden geçen. Geçen ama geçip gitmeyen, orada kök salan.
Zamanının ne kadar kaldığı hakimin kendisinde saklı. Hayatım daha kaç kez yaza gebe kalır bilemem elbet, elimdeki kahve soğurken bile onu hazırlayan bana sormadı ‘gidebilir miyim?’ diye. Cevabı derinlerin dibi olan sorular sadece şu anı zora sokmaya yarar. İhtimal bu ya içinde bulunduğun sıcaklık şu anına en yakın olandır. Tüm bu süzgeç geçişleri zihnimden geleceğime geçiş yaparken; elimde düşüncelerimle soğuyan kahveme üzüleceğime, yerimden kalkıp, doğan sıcacık güneşin şerefine kupama buzlar attım. Şimdi elimde buzlu güzel bir kahve var. Soğuyan bir kahve değil. Açımı bakışıma değil de bakışımı doğruya doğru kayan açıya yöneltmek buzlu güzel bir kahveye sebep oldu. Sıcacık günün serinlik sebebi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder