“Bir insanın sesi bu kadar eksik duyulabilir miydi?”
Hep üç maymunu oynamak nasıl da kolay gelmişti gözüme. Nasıl da işime gelmeyeni duymamak, gözüme sokulmak isteneni görmemek ve de en çok imayla söylenmek istenenleri anlamamış gibi yapmak.
Sanırdım ki üç maymunluk benim işimi hiçbir zaman bozmaz,yoluma engeller döşemez. Fakat o köşe bucak kaçtığım engellerin,duvarların,sırların peşimde olduğunu bilemezdim. Beni yakalayacaklardı belki de yakalamışlardı.
“Nazlı,seninle çalışmak zevkti. Başarılar dilerim hayatında."
Mesela aylardır iş yerimde oynadığım üç maymun bugün beni sobelemişti.
“İyi günler."
Yolumu yine aksak adımlarla bir uçuruma yönelttim. Zihnimdeki biçimsiz taşlar yine yerlerinden hareket edip yeni hayatım için şekillenmeye başlamıştı. Bundandı aksak adımlarım.
Uzunca bir yolun sonunda yine o hırçın okyanus ayaklarımın altındaydı. Ben yine burada bulmuştum kendimi,gidecek yerim yokmuş gibi. Var mıydı sahiden?
Elime telefonumu aldım. Bir elimde telefon,diğerinde işten çıkarıldığım evraklarım. Kimi arayacağım? Kimin umrunda olurum arasam? Kimim var?
Gözlerim rehberde isimlerin üstünde gidip geldi, kaydırdıkça aşağılara…
Yok,beni anlayacak kimsem yok. Kafamdaki tilkilerim bile yetmezdi beni anlamaya. Zaten anlatmazdım pek kendimi değmeyecek insanlara.
Uçurum bu sefer çok soğuk gelmişti gözüme. Tüylerimi ürperten bir soğuktu. Bugün gerçekler ayrı bir ayazla sanki üşütüyordu bedenimi.
Usulca adımlarımı bu sefer çoğu arkadaşımın hep toplandığı bir mekana çevirdim. Belki herkes başka bir şansı hak ediyordu.
Çok sürmeden vardığım mekanın atmosferini ve de tasarımını bir kez daha gözden geçirdim. Dikkat etmem gereken kimsem yoktu.
Tam da genç tarzı bir mekandı. Hem bir restoran kısmı hem de bir kafe kısmı bulunuyordu. Ben kafe kısmına gelmiştim. Beyaz duvarların tavanında loş ışıklandırmalar yer alıyordu. Masalar siyah ve üzerinde kırık çizgiler bulundururken sandalyeler renkli renkliydi.
Beni görmeyi hiç beklemeyen arkadaş grubumun yanına ilerledim. Kısaca gözleri bana dönmüştü. Elbette bu sabah boyluca kestiğim parmağımı, saçımı yaparken yanan boynumu görmeyeceklerdi. Baktıkları bir bedenden ibaretti fakat onların lügatında bedenler isimlerden ibaretti.
“Nazlı! Sürpriz mi yaptın? Hoşgeldin." Diyen benim herhangi bir arkadaşımdı.
“Evet,evet sürpriz. İşten çıkarılma gibi sürprizler beni de buluyor bu aralar."
Bu sefer daha kısa, daha kısa bir yüz değişimi sardı hepsini. Şaşkınlık.
“Üzülme,bu ilk değil ya nasılsa? Gel bir kahve yapayım sana." Diyen de bir başka herhangi arkadaşımdı.
Senaryo bu sefer daha bilindik olacaktı çünkü yıllık arkadaşım bana yine nasıl kahve istediğimi soracaktı. Ortamda yine yeni alınan lüks şeylerden,gelecek planlardan. Eski haset edilen kişilerden söz edilecekti.
Ben bir defa sohbete katılacaktım mesela. O da planlardan söz edilirken ve yine havada kalacaktı sözlerim.
Ben kendime hep kızgındım ve en çok kızdığım,kendime hiçbir zaman yakışmayan insanlarla arkadaş olmuş olmamdı. Nüansların hiçbir tesiri olmayan,gelip geçici insanların hayatında bulunmuş olmamdı.
Yaklaşık bir saat sonra oradan da ayrıldım. Nereye gideceğim? Bilmiyordum. Ben kendimi bilmediğim nice zamanda yine kendimi uçurumun kenarında buluyordum.
Uçurumun kenarında olduğum her an ölüme bir adım yakındım. Ruhum yakındı her burada olduğum an “lütfen” yakarırdı. “Ölümün kucağından alın beni.”
İnsanın kendini bilmemesi başkalarının insanı bilmemesinden daha kötü bir şeydi. Çünkü kendine yabancı olan kimseye tanıdık olamazdı.
Okyanus bu sefer daha dingindi gözümde. Sanki yine bana bildiğimi göstermiş ve haklı çıkmanın gururunu yaşıyordu. Bense daha da kızgındım kendime. Yine kendimi haklı çıkardığım için. Yine ve yine değmeyecek insanlara koştuğum içindi belki öfkem. Belki de öfkemi dindirmeliydim,belki de son vermeliydim çektiğim işkenceye.
Tek başına olmanın,sesini kimseye duyuramamanın acısı sarmıştı Nazlı’yı. Onu adım adım uçuruma daha da yaklaştıran yaşadıkları;bugün artık ayaklarının altındaki okyanusun dibindeki kayalıkları görebilecek kadar yaklaştırmıştı uçurumun kenarına.
Bir adım. Bir adım sonra bedenini kayalıklara çarpmış hâlde göreceğini düşünüyordu. Tek bir adım. Ayağı havaya kalkmıştı ki ardından gelen bir ses onun adımlarını sekteye uğrattı.
“Yapma."
“B-ben bir şey yapmıyordum. Kusur- pardon yani rahatsız ettiysem."
Aklımda yoktu,yoktu. Gerçekten yoktu. Ben daha yaşayacaktım ki zaten. Saçmalamıştım. Yine tek başıma bir işler çıkaracaktım. Henüz zamanı değildi ki.
“Benimle gel kızım." Karşımda duran oldukça yaş almış bu amca bana hayatım boyunca hiç kimseden duyumsamadığım ve de görmediğim bir şey yapıyordu. Kahverengi kasketi, elinde ahşap oyma bir bastonu ile bana elini uzatıyordu. Biri ilk defa bana elini uzatıyordu.
Gittim. Gitmeyip ne yapacaktım? Ben şu an burada olmayabilirdim bile. Başıma bir iş gelecekse de çok takılmazdım.
Adımlarımı adının Mehmet olduğunu öğrendiğim amcaya uydurdum ve bir süre boyunca sessiz sedasız yürüdük. Yanından geçtiğimiz sokakların bazılarında seyyar satıcıların bazılarında çiçekçilerin selamını aldı Mehmet amca.
Önünde sonunda vardığımız yer onun yıllardır kaldığı yuvasıydı. Huzur eviydi.
"Beni neden buraya getirdin amca?”
" Sana tek başına kalmanın huzurlu yanlarını göstermek için. İçeriye gel.”
Beni tek tek orada kalan on farklı amca ve teyze ile tanıştırdı. Her birinin ayrı hikayesi vardı. Ayrı uğraşları. Fakat hepsinin ortak noktası tek başına kalarak buraya gelmiş olmalarıydı.
İçerisi eğer tabelada huzurevi yazmasa huzurevi demeye bin şahit isterdi çünkü topu topuna on beş insanın kaldığı bu evde taze ekmek kokusunu bile soluyabiliyordum. Hiçbir şey ne eksik ne fazlaydı. Dantel işlemeli çay altlıkları,acem çay tabakları hatta yıllardır görmediğim Anchor Hocking kahve takımı bile vardı.
Hepsinin anıları inşa etmişti bu evi
Selma teyze, torunlarına ve arkadaşlarına kitap kılıfı örüyordu. Bahri amca, hayatının hatırladığı her bir demini defterlere geçiriyordu. Dila teyze, işitme engelliydi. Televizyon izleyip ağız okumaya çalışarak kendini deniyordu.
Burada belki çok vakit geçirmedim. Gözlemledim,izledim. Benim yıllardır o acısıyla kavrulduğum tek başına olma hissiyatının huzur getiren yanlarını keşfettim. Kendimi buldum burada.
Sesimin duyulmasına, görülmeme ihtiyacım yoktu. Çünkü vefa ne kadar güzel bir duyguysa da insanın kendine yetebilmesi de o kadar güzeldi artık.
-Sesini duyuramayanlara.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder