30 Temmuz 2026 Perşembe

Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA



Sigara gibi yandıktan sonra
Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra
Beni sevsen ne olur
Sevmesen ne olur
Anlasan ne olur
Anlamasan ne olur
Ben benden geçtikten sonra
Ellerin ellerimi tutmazsa
Gözlerin gözlerime bakmazsa
Dilin adımı anmazsa
Kalbinde yerim yoksa
Beni sevsen ne olur
Sevmesen ne olur
Anlasan ne olur
Anlamasan ne olur
Ben benden geçtikten sonra
Resmimi assan ne olur
Asmasan ne olur duvarına
Heykelimi diksen ne olur
Dikmesen ne olur
Bir çocuk parkına
İsmimi versen ne olur
Vermesen ne olur
Bir sokağa
Ben karatoprak olduktan sonra


Seyit Orhan Kolay - Suçtan Önce ve Sonra: Raskolnikov’un Vicdanında Bir İnsanlık Sorgusu



Bir insan, işlediği suçtan mı mahkûm olur; yoksa kendi vicdanında kurduğu mahkemeden mi? Dostoyevski’nin Suç ve Ceza'sı, insanın akıl ile vicdan, özgürlük ile sorumluluk ve kibir ile merhamet arasında sıkışan ruhuna açılan karanlık bir kapıdır. 

Seyit Orhan Kolay

Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, insanın kendi varlığıyla hesaplaşmasına açılan derin bir metindir. Romanı yalnızca bir cinayet ya da mahkûmiyet hikâyesi olarak okumak, asıl meselenin özünü kaçırmaktır. Çünkü Dostoyevski’nin derdi suçtan çok, suçtan sonra başlayan iç mahkemedir.

Raskolnikov bu mahkemenin hem sanığı hem hâkimi hem de mahkûmudur.

Yoksulluk ve yalnızlık içindeki genç bir öğrencidir. Ama asıl yoksulluğu maddî değil, zihinseldir. İnsanlardan uzaklaştıkça kendisini üstün görmeye başlar.

Zihninde insanları ikiye ayırır: sıradanlar ve olağanüstüler.

Ona göre bazı insanlar büyük amaçlar için ahlâkı aşabilir. Bu düşünce zamanla bir teori olmaktan çıkar ve bir deneye dönüşür.

Ve Raskolnikov bu fikri sınamak için bir cinayet işler.

Ama beklediği sonuç gelmez. Kendini üstün hissetmek yerine içten içe çöker. Onu takip eden artık polis değil, vicdanıdır.

Dostoyevski burada suçun cezasını mahkeme öncesinde başlatır.

Raskolnikov’un cezası çoktan başlamıştır: korkular, hastalıklar ve zihinsel çöküş. Hukuk yargılamadan önce vicdan hükmünü vermiştir.

İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.

Onun suçu yalnızca bir cinayet değil, kendisini insanlığın üstünde görmesidir. Bu düşünce, insanı insan yapan ortak zemini yok eder.

Dostoyevski şu soruyu bırakır:

Ahlâkı kim belirler?

İnsan kendini kuralların üstünde görebilir mi?

Raskolnikov’un trajedisi cevaplarda değil, bu cevapların onu yıkmasındadır. Akıl vicdanı bastırabilir ama yok edemez.

Onun karşısında Sonya vardır.

Sonya, yoksulluğa rağmen insanlığını kaybetmemiştir. Raskolnikov akılla kendini savunurken, o merhametle var olur.

Biri düşünceyle, diğeri acıyla insanı anlamaya çalışır.

Bu karşılaşma iki dünya görüşüdür: biri üstünlük, diğeri kabulleniş.

Dostoyevski insanı ne tamamen iyi ne tamamen kötü görür; karanlığın içinde bir çıkış ihtimali bırakır.

Suç ve Ceza yalnızca bir suç romanı değil, yeniden doğuş ihtimalidir. Bu dönüşüm ani değil, acı ve yüzleşmeyle gelen uzun bir süreçtir.

Gerçek özgürlük, her şeyi yapabilmek değil, sorumluluğu taşıyabilmektir.

Raskolnikov bunu geç de olsa anlar: sorumluluktan kaçmak insanı özgürleştirmez, hapseder.

Bu yüzden roman aslında hepimizin hikâyesidir.

Çünkü herkes zaman zaman kendini haklı görür, hatalarını meşrulaştırır. Ama vicdan her zaman sessizce bekler.

Ve insan eninde sonunda kendisiyle yüzleşir.

Dostoyevski’nin gücü, insan doğasının değişmemesindedir. Dünya değişse de vicdanla mücadele sürer.

Suç ve Ceza şunu hatırlatır:

İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.

En ağır ceza, dışarıda değil içeride başlar.

Raskolnikov’un hikâyesi bir cinayet değil, insanın kendini aşma arzusunun çöküşüdür. Aynı zamanda geri dönüş ihtimalidir.

Belki de asıl soru şudur:

İnsan, kendisiyle yüzleştiğinde mi suçludur; yoksa insan olmayı reddettiğinde mi?

Suç ve Ceza bu cevabı vermez.

Çünkü bazı kitaplar bitmez; insanda yaşamaya devam eder.

Ve Raskolnikov’un karanlığında insan, sonunda kendini görür.

Fakat şu soru aklımızın bir köşesinde yer edinir.

İnsan, kendi vicdanında kurduğu mahkemeden beraat edebilir mi?


Ali Eşki - SON TREN SON VAGON

Soluk soluğa son trenin,
son vagonundaki yerini aldığında
daha ziyade terk edildiklerini düşündüğü insanların, duvarlara kazıdığı şiirlere tanık olmuştu.
Bu şiirler her ne kadar yakalanma korkusu içerisinde yazılmış olsa da,
bu kaygıyı hiç yaşamamış, 
isyan edercesine gelişigüzel yazılmış olanlar da yok değildi.
Buralara bu duyguları aktaran kişiler, 
devlet malına zararı en güzel şekilde verme amacı gütmüş olmalı ki,
baktıkça sevdikleri gelmişti aklına, 
bir daha olsa asla sevmeyecekleri...

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Aylin Özgür - ZAMANIN DOKUNAMADIKLARI


Saadet, öğretmen olduktan sonra doğduğu yerlere pek uğramaz olmuştu.
 Uzak değildi aslında; yolu düşse bir saatte varırdı. Ama iş güç, koşturmaca derken hep erteleniyordu o yolculuk.
Dönem tatiline girince de gitmek yoktu aklında. Derslerine hazırlanacak, eksiklerini tamamlayacaktı. Fakat gerekli bir evrak yüzünden mecburen düştü yollara. 
Annesinin ölümünden sonra babası yeniden evlenmişti. Saadet ne kadar karşı çıktıysa da dinletememişti kendini. Belki de bu yüzden uzak durmuştu o evden. Kırgınlık bazen mesafeden daha uzun sürüyordu.

Kapıyı çaldığında içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Açılan kapı, eskiden “ev” dediği yerden çok uzaktı artık.
İçeri girer girmez üvey annesi göz ucuyla süzdü onu.
“Kalacak mısın bu akşam?” diye sordu.
Saadet kısa bir an durdu.
“Daha yeni geldim,” dedi, sesini zor tutarak. “Önce babamla konuşayım. Hem burası benim evim. Kalırım ya da kalmam, buna ben karar veririm.”
Kadın dudak büktü.
“Şimdiye kadar hiç gelmedin. İnsan merak ediyor… Neden geldin diye.”
Saadet derin bir nefes aldı.
“Aslında bir evrak için geldim,” dedi. “Gelmişken de birkaç gün kalırım diye düşündüm. Evrakın nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Babası araya girdi. Sesi yorgun ama yumuşaktı.
“İyi ettin kızım, geldiğin iyi oldu. Postacı sabahları uğruyor zaten. 
Yarın gelince sorarsın. Sen yoktun diye bize bırakmamış.”
Kısa bir duraksama oldu.
“Sabah erkenden gelir,” diye ekledi, gözlerini kaçırarak.
Saadet, bu sözlerin ardında saklanan isteği hissetti.
Bu, “kal” demenin başka bir yoluydu.
İçinde bir şey yumuşadı. Belki de o evde kalmak için aradığı bahane tam olarak buydu.
“İzninizle odama geçeyim,” dedi.

Eşyalarının taşındığı odaya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında bir an durdu. Burası eskiden kilerdi. Kavanozların, kışlıkların dizildiği yer…
Artık onun odasıydı.
İçeri girdiğinde, eşyaları dışında hiçbir şey tanıdık gelmedi. Oysa bir zamanlar her köşesi ona aitti bu evin. 
Şimdi anılar bile daha sıcak, daha canlıydı.
Yavaşça eski plaklarına uzandı. Tozlu kapakların arasından rastgele birini seçti. Pikaba yerleştirip iğneyi bıraktı.
Çıtırtının ardından tanıdık bir melodi odayı doldurdu.
Saadet gözlerini kapattı.
Bir anda geçmişe gitti. Eski odasına, annesinin sesine, yarım kalmış kahkahalara.
Başını ellerinin arasına aldı.
“Hayat…” diye fısıldadı. “Bizi nereden nereye savurdun böyle?”
Zaman geçmişti. İnsanlar değişmişti. Ev bile başka bir şeye dönüşmüştü.
Ama plaklar.
Onlar hâlâ aynıydı.
Sanki zaman onlara dokunamamıştı.
Gece yavaşça çökerken Saadet yatağa uzandı. Tavana bakarken evin içindeki sessizliği dinledi.
Bu sessizlik eskiden huzurdu, şimdi ise yabancı.
Ama o yabancılığın içinde bile bir tanıdıklık vardı.
Sabah erkenden kalkıp çocukluğunun geçtiği bahçeye uğramayı düşündü.
Belki de hâlâ değişmeyen bir şeyler vardı.
Tıpkı o eski plaklar gibi...
Her daim bir umut vardır 🍀



Metin Özdoğan - ŞAİRİN SÖZÜ


Şair nedir ki
Şarkıların türkülerin sesi
Şairlerin çıkmayan sesi
Şiirler bulur şairi
Şairdir türkülerin özü
Türkülerdir şairin sözü
Şiirleri sevgiyi görür gözü
Şiir dir şairin her sözü
Suçludur şair
Şiirlerinde sevdayı anlatır
Şair derdine dertler katandır
Çünkü doğruyu anlatır
Suçlu olan ben değilim
Aklıma gelen şiirlerim
Aklımda durmayan şiirlerim
Beni yaz diyen hecelerim 
Şair olmasa
Şiir olmaz
Şiir olmasa
Şarkı olmaz
Şiir yazmaya çalışan
Şiir yazdığını sanan
Kendi kendini kandıran

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Metin Özdoğan - GERÇEK SANATÇI


İçimden bir şey gidenleri yaz diyor 
Usta kalemler tek tek gidiyor 
Güzel sesler hep susuyor 
Dünyada rolleri bitiyor 

Gelmiyor gidenlerin yerine 
Güzel yazı yok kalemlerinde 
Şarkılar yok seslerinde 
Roller yok o sahnede 

Öğütler verirdi yazdıkları şiirleri 
Bize yol gösterirdi kalemleri 
Sesleri mest ederdi bizleri 
Örnek alırdık onların rollerini 

Hepsi bir yıldızdı 
Sadece yazdıkları kaldı 
İşte onlardı gerçek sanatçı 
O yüzden sevdi halk oyunları 

Şair olmasa 
Şiir olmaz 
Şiir olmasa 
Şarkı olmaz 


Melek Zehra BALCI - SÜZGEÇ GEÇİŞLERİ

                                                      
   Elimden gelen en içten samimiyetimle hayatımdaki her bir adıma boş verdiğim zamanlar. Mutlu olmak için ruhumdan çok da çabalamadığım, beklentimi karşımdakine defalarca şans vermeden, beni yanıltmayan ilk izlenimime göre tarttığım zamanlarım. Yalnız gibi göründüğüm ama içten içe tanıdığım ve tanımadığım kim varsa onlarla çarpıştığım bir karmaşa sanatı bu. Fikirlerim ve deneyimlerim hava da raks ediyor resmen, dışarıdan bakıldığında sessiz gibi görünen.

   Penceremin önünde kahvemden duman sızarken düşünüyorum bunları. Çökmüş bedenim yine aynı noktada. Bu zamana kadar yaşadıklarım hızlıca kayıp gidiyor gözlerimden ama yaşarken bu kadar hızlı olmayışları şimdilerde gülmeme sebep oluyor tabii. Sütle rengini sakinleştirdiğim kahvemden her bir yudum alışımda güneş biraz daha yukarı çekiyor kendini. Halbuki dün akşam bitirirken kendini, nasılda alevlere vermişti etrafını ama şimdi o anlar hiç yaşanmamışçasına nasıl da sakin bir aceleyle yukarıya çekiyor kendini. Bu ne özgüven, bu ne sakinlik, bu ne münhasırlık.  

   Benim ömrümde binlerce defa doğmamışçasına, ilk kez gözlerimi ona çevirmişim gibi tam karşımda şimdi. Bedenimin çatlamış yerlerinden ruhuma sızıyor ve sorgusuzca ısıtıyor ruhumu. Üşümüş olduğunu da nereden biliyor? Her kıştan sonra hava değil, ruhum ısınıyor. Daha kaç kez böyle ısınır? Pencerem ilk günler gibi değil artık. Soğuk sızdırıyor, yenilenmek istiyor ama benim onu yenilemek gibi bir kaygım veyahut ihtiyacım yok. Meyvesine alerjim olan incir ağacına dikiyorum gözlerimi, küçükken dalları en güvendiğim liman olurken, meyvesi de hediyem olurdu. O zamanlardan şu ana kadar bendenizde neler değişti de şimdi tolere edemiyorum o hediyeyi?

  Güneşin yangınlarında neler değişti bende? Kaç kez yazdan kalma anılar eşlik etti bana kışta? Her kış titrerken; zihnim gelecek olan üç aylık ısınmaya güvenmedi mi hep? Peki ya bu sonsa? Bir daha incir ağacına vurmazsa o yangının yansımaları? Eski penceremin gıcırdayan gövdesi akşam rüzgarlarında bir daha titremezse ya? O zaman biter mi ömrüm? Korku mu hissettiğim yoksa yeniden var olma ihtimali mi? Ya güneşe daha yakın düşerse yeni benliğim o zaman burada geçen yıllara acımaz mı ruhum? İnsan tamda böyle bir nankörlükle kör olmamış mıdır zaten? 
   Geleceğin var olmayışından geçmişin pişmanlıklarına kadar uzanan bir beşer boğulma hissi bu insanlık alameti. Şu an da kalamayışın gölgesi, hayatımızın üzerinde ki. Üstündekileri bildiğimizden altındakilerden korktuğumuz ve korkumuzun siyahını hayatımızın renkleriyle soldurduğumuz. Siyah neye değerse kendine çeker, renk almaz asla. Güneş tepeden çekilince karanlığın en zifirini kendimize yuva edindiğimiz, kendimize yazık ettiğimiz, siyahın gücünü küçümsediğimiz tam da adını alan karamsarlık gölgesinin yansımaları bu gözlerimizden geçen. Geçen ama geçip gitmeyen, orada kök salan.

   Zamanının ne kadar kaldığı hakimin kendisinde saklı. Hayatım daha kaç kez yaza gebe kalır bilemem elbet, elimdeki kahve soğurken bile onu hazırlayan bana sormadı ‘gidebilir miyim?’ diye. Cevabı derinlerin dibi olan sorular sadece şu anı zora sokmaya yarar. İhtimal bu ya içinde bulunduğun sıcaklık şu anına en yakın olandır. Tüm bu süzgeç geçişleri zihnimden geleceğime geçiş yaparken; elimde düşüncelerimle soğuyan kahveme üzüleceğime, yerimden kalkıp, doğan sıcacık güneşin şerefine kupama buzlar attım. Şimdi elimde buzlu güzel bir kahve var. Soğuyan bir kahve değil. Açımı bakışıma değil de bakışımı doğruya doğru kayan açıya yöneltmek buzlu güzel bir kahveye sebep oldu. Sıcacık günün serinlik sebebi. 
                                                                                                                   

23 Temmuz 2026 Perşembe

Göfan Dalo - ŞAŞMA



Şarkılarımın şiiri olur
güzel gözlerin.
Akşamın rüzgârı;
yeni kurumuş saçlarındır.
Şaşırmam ben,
parmak uçlarından aşırdığım,
pembe nağmelere.
Mavileri, yeniden işlerim,
sonsuzluğa açılan gözlerimle.
Asmalara asarım kendimi,
gönlümün üzümlerini binbir
hevesle beklerken.

Metin Özdoğan - ŞEHİT KALEMLER



Taşımadı onu bir omuz 
Çoktu ondan umudumuz 
Unutmadık unutmayacağız 
Savaş şehidimiz Âdem Yavuz 
Bir kurşun kalemi susturdu 
Yolu atasının yoluydu 
Yazıyordu dosdoğru 
Unutmadık Uğur Mumcuyu 
Doğru yazıyordu kalemi 
Kalemini hiç eğmedi 
Doğru yoldan gitti 
Unutmadık Apdi İpekçi'yi 
Kalemi yazı yazmaya aç 
Gittiği yol düz değil hep yamaç 
Kelimeleri de ona aç 
Seni unutmadık Çetin Emeç 
Kalemi duruyordu hep dik 
Yazdıklarını hep sevdik 
Kendi duruyordu dimdik 
Unutmayacağız seni Hrant Dink
Koşup giderdi her yere 
Sığmadı ne yere göğe 
Yerde sürüklendi yok yere 
Unutmadık seni Metin Göktepe
Şair olmasa 
Şiir olmaz 
Şiir olmasa 
Şarkı olmaz 


Selen Gürsoy - İÇİMDEKİ KÖR NOKTA


 Saat kaç? 
Işıklarım kapalı, perdeler örtülemiş pencerelerimi, göremiyorum dışarıyı. 
Gözlerim, onlarda gölgelenmişti böyle bir zamanlar. 
Göremediğim halde, reddettiğim gerçeklerle dolu zamanlardı. 
 
O zamanlar... 
Perdeler gülüşün, kalbimse birden göz kesilmişti başıma. 
Önceden de pek düşünemeyen ben hepten bırakmıştım düşünmeyi. 
Sadece sonsuza atan, muattal, perdelenmiş bir kalptim. 
Ama sorsanız halimi hatrımı: " Benden iyisi yok" derdim. 
 
Hiç unutmam, daha tanımıyordum bile seni... 


Eylül Özcan - ŞEFKAT



Duygularla derya-ya deniz oldum,
 Kalbine dokunan bir demet koydum,
 Köydeki o zalime,
 Seni sorup dert yandım.

Fıtratımızda var sevmek,
 Mızrağı çıkar yüreğimden,
 Eğer ki bir gün sen de seversen,
 Sıradaki gelen şefkat dilenecek.

Yollar uzun, ömür kısa,
 Hasret düşmüş peşime,
 Bir selamın yeter bana,
 Bahar gelir içime.
Ne servet ister gönlüm,
 Ne de gösterişli taç,
 Bir kez içten gülümsemen,
 Yeter bana ilaç.
Gün gelir de kavuşursak,
 Susar bütün sitemler,
 Bir ömür aynı gökyüzünde,
 Çiçek açar özlemler.








21 Temmuz 2026 Salı

Aylin Özgür - KAÇ KEZ


İnsan sadece bir kez gelmiyor dünyaya.
Ölmeden önce birkaç kez daha doğuyor.
Bazen kendini yok edip,
yeni yeniden yaratıyor.

Bu dünya hepimizin sınav yeri.
Herkes farklı şeylerle sınanır.
Kimi fazla iyi olduğu için,
kimi ise fazla kötü.

Üzülenler mi suçlu,
üzenler mi?
Kime göre, neye göre, der kimileri.

Şimdi hayatın felsefesi de eskisi gibi değil artık.
Bir dilim ekmek ve bir bardak su kadar kaldı desek...
Ne çok yüceltiyoruz, çapı bir dereceyi bile geçemeyen insanları.

Öyle yüceltiyoruz ki, toz bile konduramıyoruz.
En yükseğe koyup,
oradan bize de göz kulak olurlar sanıyoruz.

Oysa göz kulak olmak onların tarzı değil.
Seni başkalarıyla gömmek varken, daha kolayken,
neden yaşatsınlar?
Neden toz kondurulamayan egolarını incitsinler...?
Dedim ya, kiminin çapı az, 
kiminin ise çok... 




Dicle Doğala - ESARET


Gözyaşlarıyla karışık yağmur damlaları aktı çehremden. Bilen bilir yas tutulan kalabalıkların öznesidir gözyaşları.

Henüz kendimi yağan yağmura alıştırmamışken bir bildirim düştü telefonuma kimden olduğunu iyi biliyordum.

“Saat 23.30’da mekanda ol.Yerini ayırttım.”
Bataklığımdandı.
Bazen ilerlediğimiz yol yanlış hissettirse de yolun kenarındaki çiçeklerin ihtişamına kapılırız, benim bataklığımın bana hissettirdikleri bundan ibaretti. Akşam o saatte orada olacağımı da biliyordum. Kazanmanın hissettirecekleri sürüklüyordu beni her seferinde.

Bir kaç saat sonra mekana vardığımda bana yer ayırtan,beni buraya çeken oysa kendi çıkarları için yaptığını bildiğim Arda yanıma yanaştı.
“Bak,şurada 4. masaya geç. Oyun birazdan başlayacak oyalanma ve dikkatli oyna masadakiler yeni yetme değiller.” 

Benim buralara sürüklenişim en başında hep her şeyin fazlasını istemem yüzünden olmuştu. Daha fazla para,daha fazla saygı,daha fazla yetki,daha fazla lüks. 

Önünde sonunda bir gün elimde kalanlar yüzünden dibe batmaya başladım kendi bataklığımın oluşmaya başladığı anlardı. Basit 
Bir sadece bir defa sözüyle cebimdeki telefonda gitmişti elim. O zamanlar çokça karşıma çıkan reklamlar, henüz bataklığa girmemiş kişilerin yaşadığı hayatlar benim gözümü boyamaya yetmişti.

4. Masaya geçerken gözlerim parlayan ışıklara, kartların karılma seslerine takılıp durdu. Boşalıp boşalıp doldurulan kadehler samimiyetsiz gülüşler eşliğinde birbirine tokuşturuluyordu.
 
Masaya geçtim. Karşımda adını az önce öğrendiğim siyah gömleğinin kollarını katlamış,ellerini ritmik hareketlerle masaya vuran Kemal oturuyordu. Sol çaprazda benim bile bakarken daraldığım ama hiçte rahatsız görünmeyen kürküyle oturan bir kadın ve onun karşısında sandalyeye yayılmış bir başka adam oturuyordu.

İlk el başladı. Sandalyede yerinde duramayan adam konuşup konuşup rahat olduğunu göstermeye çalışıyordu. Adı Demirdi. 2 eldir üst üste şansı yaver gidiyordu. Benimse cebim çoktan boşalmaya yüz tutmuş gibiydi. 

Buranın tek insanı tüketen yanı maddi değildi hiçbir zaman. Her kaybediş itibar da kaybettiriyordu, özgüven kaybettiriyordu insanı adeta tüketiyordu. 

Kemal, sıra bana geldiğinde yine gözlerini üzerime çevirdi. Yine beni stres altında bırakmaya çalışıyordu ve belli ki yine başarılı olacaktı. Fark etmiştim. Kurpiyere rüşvet vermişti. 
Çünkü kendisi iki el kaybediyor iki el kazanıyor ve bir el kasaya kazandırıyordu. Arda haklıydı, yeni yetme değillerdi. İşin içine daha da pislik bulaşmıştı. 

Saatler birbirini kovaladı ve zamanın suları yine benim lehime akmadı. Ben masadan kalktığımda cebimde yanımda getirdiğim paranın ⅖’i kalmıştı. Daha fazlasına sahip olabilirdim ama değil mi? Saat henüz çok geç değildi. Bu gece sadece bir defa daha oynayabilirdim. 

Arda’nın bana işaret ettiği masaya geçtiğimde son bir kişinin gelmesini bekliyorduk. O esnada telefonuma bir başka bildirim düştü. Bu defakini tahmin edemezdim. 

Her insana gelen yardım mesajlarından biriydi.
“Kendin için bir adım at. Bağımlılığa hayır de. Deste,hemen elinin altında.”

Arda yanı başıma gelmiş ve elindeki kadehi önüme bırakmıştı. “İç biraz, bugün cimri davranıyorsun sanki ha?" 

Ben bağımlı mıydım? Öyle miydim ki? Kurcalamaya başladı düşünceler içimi. Şu ana kadar kaybettiklerimin haddi hesabı yokken kendime nasıl olurda bağımlı değilim derdim ki? Hem bağımlılık,bir şeye olan bağlılık illaki somut olmak zorunda değildi. Ben kendimi kaybetmeye de bağımlı hale gelmiş gibiydim.

Ben düşüncelerimle bir kavga içindeyken masaya son kişi oturdu fakat ben kararımı zaten çoktan vermiştim. 

Kartlar karılmaya başlamıştı. Ansızın sandalyeden kalktım. Anlık masadaki gözler üzerime çevrilse de bu kısa sürdü. Herkesin başka uğraşı vardı. Uzaktan Arda’nın bakışlarını üzerimde hissettim. Ben çıkışa doğru adımlamaya başlamıştım ki gelip kolumdan tuttu.

" Arda,ben gidiyorum. Başkasını bul.”
" Kafayı mı yedin? Oyun başladı.” 
Kendi çıkarının peşindeydi. 

Arda tamda teflon insan olmanın gerektirdiği gibi peşimden beni ikna edecek cümleler sıraladı. Kendisi burada kaybetmiyordu. Hiçbir zaman etmezdi zaten. 

Teflon insan:Kendi çıkarları uğruna herkesi harcayan,stressiz ve her hareketi kendine yönelik olana denirdi.

Kapıya varmamla esen soğuk rüzgarın yüzüme çarpması bir oldu. Şafağın sökmesine az kalmıştı. Şafak sökerken umuyordum ki benimde içimden bir şeyleri sökerdi ve belki de bu şafak benim hayatıma bir ışık olurdu.

Karanlık,yapay mekanların ardındaki umut olan günışığı.

Rotamı çizmiştim,hedefim;bir umuttu. 
Bir ışık hüzmesi görmüştüm ve peşinden gidecektim. Yolumun aktığı sokakların sonu; rehabilitasyon merkeziydi.

Umutsuz ve samimiyetsiz kapıların ardından önünde durduğum bu kapı sessiz de olsa bir samimiyet barındırıyordu. Bir hedefi,çıkarı yoktu. 

Birkaç saat içinde durumumu anlatmıştım. Bana yardımcı olmayı dört gözle bekleyen bu kadar insanla karşılaşmak umduğum bir şey değildi. Beni benden daha çok düşünüyorlardı sanki. 

Umudun kırıntıları birikmeye başladı.

Evrak işi de hallolduktan ve gerekli testlerden geçtikten sonra beni bir süre misafir edeceklerini söyledikleri odaya aldılar. Odamı çok sevmiştim içimi açan türdendi. Sağ köşede tek kişilik beyaz bir yatak, onun hemen solunda iki çekmeceli bir komodin, yatağın karşısında kapının yan tarafında üç haneli bir raf ve odanın solunda kilitli olsada büyükçe bir pencere vardı. Raflardan biri tamamıyla benim söylediğim,zevkime göre kitaplardan oluşuyordu ve alt rafında ailemle olan,benim tek olduğum birer resim. Onun altındaki son rafta ise bir iskambil destesi vardı.

Bir sonraki günlerde tedavi planlarımı oluşturan psikiyatrist ve bana yol gösteren bazı hemşireler ile planımı öğrendim. Bazı günler benimle aynı durumda olan kişiler ile sohbetler ve haftalık bana özel olan bir tedavi üzerinde durulacaktı.

Tedavim;52 destelik iskambil kartlarından her hafta bir adet çekip bana hissettirdiği duygular eşliğinde bir deftere yazarak kaybettiklerimle yüzleşmekti.

İlk gün odamda duran desteye hiç dokunmadım. O haftanın herhangi bir günü görüşebilecektim bu yüzden içim rahattı.
İkinci gün desteye ilk dokunuşum yıllar sonra dokunmuşum gibi hissettirmişti. Desteyi kapalı halde yatağın üstünde önümde açtım. İçinden çektiğim kart sinek 8 di. Sorumluluk,iş hayatı.

Önüme gelip geçen duygular bu bağımlılığın başında kaybettiğim mesleğim, fırsatlarımdı. Birikimimdi. Kendimi mahkûm ettiğim bu bağımlılık benden ilk önce geleceğime yatırdığım güvencemi almıştı. Oysa sadece bir defa ile başlamıştım.

Defter önümde,elimde titreyen kalem ile yazmaya başladım.

“Bu bağımlılık benden ilk önce geleceğimin güvencesini aldı...”

O haftanın ilerleyen günlerinde sıra sohbet zamanına gelmişti.

Yuvarlak bir masa,6 kişi. Herkesin önünde bir bardak kahve ya da çay. Denetimli olduğu için buna izin vardı. Konuşmaya adının Mustafa olduğunu öğrendiğim burada iki yıldır kalan bir adam başladı. Söyledikleri içimi kararttıkça kararttı. 

“Buraya ben zorla getirildim. İlk zamanlar hep iyi ki gelmişim demiştim. Fakat zaman geçtikçe ben burada iyileşmeye çalışırken dışarıda ki yaşamım durmamıştı. Ailem bensizliğe alışmıştı. İşin trajik yanı, çok mutlulardı.”

Mustafa ilerleyen zamanlarda ailesinin artık onsuz yaşarken çok mutlu olduklarını ve o da kendini buraya ait hissettiği için burada mutlu olduğunu söylemişti.
 
Benim biriktirmeye çalıştığım umut kırıntılarına bir nefes vermişti.

İkinci hafta çektiğim kart: Karo 7’ydi. Sosyal hayat.

Bu kart ise beni ikinci defa dumura uğratmıştı. Mesleğimi kaybettikten sonra zamanla arkadaşlarımdan borç edinmeye başlamıştım. Elbette bunun ardı arkası kesilmemişti. Hepsine sadece bir defa diyerek başlamış ve kaybettiğim paranın maddi anlamda altında kalmışken zamanla arkadaşlarımdan da kopmuştum. Yalnızlaşmaya başlamıştım. Ve hepsinin başı yine aynı şeydi.

Defterin ikinci sayfasına yazmaya başlarken bu sefer titremenin yanında gözlerimin dolmaya başladığını fark ettim.
 
“Zamanla sadece elimden giden maddi değildi. Yalnızlığıma da adımlar atmaya başlamıştım…”

O hafta konuşan kişi Selma’ydı. Aslında dibi görmemişlerden biriydi fakat sonradan hayatına dahil olan bir adamın onu dolandırması sonucu hayatı sarpa sarmıştı ve ona kollarını açan bu merkeze koşmuştu.

“Buraya ilk geldiğim günü hatırlıyorum. Öylesine korkak, öylesine yalnızdım. Şu an ise hiç olmadığı kadar kendimi cesur hissediyorum…”

Üçüncü hafta desteyi açmaya en çok çekindiğim haftaydı. Sanki desteyi açtığımda canımdan can gidecek gibi hissediyordum.

Cuma günü. Saat 22.00 suları. 
Açtığım kart: Kupa 10. Yani aile,duygular.

Geçmişimde bıraktığım,beni bırakan ailem. Üzerine toprak attığım ardımda bıraktığım gerçekler ansızın beni dumura uğrattı. Yeniden.

Eşim hamileydi. İşimi kaybettiğim yılda bana verilen tek güzel haber yine elbette ondandı. 

Batırdım. Bataklığım beni içine alırken, borçtan çıkamazken eşim beni bir Kasım gecesi terk etti.
Bu sefer elim yatağa otururken bile kalbim kasılıyordu. Kalbimdeki odacıklarda eşim, doğmamış çocuğum,ben hepsi ruhuma batıyordu.

Onu gördüğüm son gece kapımıza yine borç için insanların geldiği geceydi.
“Ne olursun bırak artık şunu, anlamıyor musun? Gittikçe kötüye gidiyor durum.” 
Kalbim ağrıyordu, canımdan can gidiyordu. Yine de ona söylediğim son şey şuydu. “Düzelteceğim. Sadece bir defa kazanmam lazım." 

“En güzel haberin ardından gelen veda umarım ki hayatına çiçekler yeşertmiştir karıcım…”

Dördüncü hafta hiçbir şeye mecalim kalmamıştı. Nice şeyler kaybettiğimin farkına varıyordum. Tedavi henüz bir aydır devam ediyorken ben tükenmiştim bile.

Bu haftaki konuşan Kemal'di. Son gecemde karşımda oturan hileci Kemal. 
Onun hikayesini anlatmaya bile değeceğini zannetmiyorum. Kendisi lüks bir şirket sahibiyken buraya her yıl kendini dizginlemek için geldiğini anlatmıştı. 

Burada aynı yerden çıkmış iki farklı insan olarak bulunuyorken birimiz kontrolü yaratmak için vardı birimizse kurtulmak için.

Bu hafta çekeceğim kart sonum olacaktı.
Maça Kralı. Benlik.

Kartlar, kağıtlar,krallar ve kızlar. Kendim ve kimliğim. Bu yolda başından beri kaybettiğim en büyük ama en çok farkına varmadığım şey bendim. Karakterimin değişimi, zamanımı harcadığım yerler vaktimi geçirdiğim insanlar, çevrem her şey benden başlıyordu ve bu bağımlılık en çok bataklığa beni gömmüştü. 

Dibe çökmüştüm. Son farkındalık umutlarımı süpürmüştü.

Kalem elimden düşüyordu,kalbim atmayı bırakmamak için son atışlarını bedenimde sürdürüyordu. 

“Mutluluğun formülü 4S'de saklıdır: Saygı,sevgi, sabır ve sadakat. Bu yolda kazanmak istediğim 4 şey de buydu. Fakat önce saygınlığımı kaybettim. Ardından bana olan sevgiyi,zamanla çevremdeki sabrı ve en sonunda kimliğime olan sadakatimi kaybettim…”

Ve o defter bir daha aynı el ile tutulmamak üzere kapandı.






AHMET TAŞPINAR (Dizge Kalem) - PANEM ET CİRCENSES MODERNİ


İmparatorluklar, devletler, şirketler ve buna benzer tüm oluşumların ortak noktaları nedir bilir misin? Bir düşün bakalım. Düşün düşün, öyle koyverme hemen. Çünkü seni hiç beklemediğin bir yerden vuracağım. Şu an seni buna hazırlıyorum.    
Baba dayağı yemeden önceki halı deseni inceleme olayını biliyorsun değil mi? O an, o halıyı incelemekten başka çaren yoktur. Etrafa da bakamazsın, çünkü baban sinirlidir ama komiktir aynı zamanda. Sen de melun melun bakarsın çocukluğunda oyuncak araba sürdüğün o halı desenlerine... Baban da o sırada bağırır. O bağırmanın nedeni, kendisini dayağa karşı motive etmek ve seni de psikolojik olarak ona hazırlamaktır. Heh, ben sana tam olarak onu yapıyorum. Sana dayak atacağım bu yazımda, ve sonunda o şamarı suratına yiyeceksin.
Tabi, dayak yemen için önce onu hak etmen lazım. Haksız yere dayak atan biri değilimdir, yine iyisin. Senin bu dayağı yeme sebebin yazdıklarımın farkına varamaman olacak. Tabi, o dayaktan sonra akıllanıp bir daha yaramazlık yapmayanlarınız da vardır, umurunda olmayıp o dayağı yediğiyle kalanlar da. Dayağı hak ettiğin kesin, ama o dayaktan ders çıkarıp çıkarmaması sana kalmış pek sevgili okur.
Toplum mühendisliği lafını son zamanlarda duyuyorsundur. “Bu toplum mühendisliği ne ola ki?” diye sormamışsan üzülme. Sana toplum mühendisliğinde kullanılan en derin taktiklerden birini anlatacağım ve seni bu gerçekle yüzleştireceğim.

Toplum mühendisliği; öyle üniversite sınavıyla kazanıp okuyabileceğin, diğer mühendislik öğrencilerinin endüstriciler gibi “Excel Mühendisi” diye dalga geçebilecekleri bir alan da değil. Öyleyse toplum mühendisi ne yapar? Bir toplumun nasıl uyutulacağı ve yöneticilerin çıkarına uygun bir toplumun nasıl inşa edilebileceğinin en temel uygulamalarından biri üzerine düşüneceğiz.
Öyleyse konuya giriyorum bu kadar girizgâh yeter. Hazır halı desenlerini inceliyorken şunu fark ettireyim sana: Senin halı desenlerini inceleme nedenin babanın sana bağırması mı, yoksa babanın seni ona mecbur bırakması mı? Öncelikle benden sana tavsiye: öyle bir durumda cevabı biliyorsan da cevaplama, çünkü o an babana cevap veremezsin. Dayağın süresini ve şiddetini artırmak gibi bir çaban yoktur diye düşünüyorum?

Neyse, bu kadar cıvıklık yeter. Soruyu cevaplıyorum: Senin ona mecbur bırakılmandan dolayı halı desenlerini inceliyorsun. Çünkü insan başını eğdiği anda yukarıda ne olup bittiğini kaçırır. Sana yazının başında söylediğim imparatorluklar, devletler ve şirketler bu baba dayağı mevzusunu çok erkenden çözdü. Bu yüzden hepimize yüzyıllardır dayak atıyorlar ama siz atılan dayağın farkında bile değilsiniz. 
Roma, bu baba dayağına bir isim vermiş sevgili okur: Panem et Circenses. Panem baba, circenses ise dayak anlamına gelmiyor, yanılıyorsun. Latincede Ekmek ve Sirkler anlamına geliyor. Bir deyimden öte insanı çok iyi tanımlayan bir tespit kanımca.

Roma yöneticileri şunu yapıyorlar: Halka bedava ekmek dağıtıyor ve eğlenmeleri için etkinlikler düzenliyorlardı. İyi de bunu neden yapsınlar? Bu devleti batıracak bir hamle değil mi? Değil işte. Mevzu devletin batıp batmaması da değil, halkı manipüle etmek ve kontrol altına almak. İnsanlar gündelik hayatta istedikleri kadar ezilsinler, akşam önlerine ekmek ve eğlenecekleri bir gladyatör dövüşü koyulduğunda önceki sabah ne kadar ezildiklerini unutuyorlardı. Günü kurtarıyor ve yarınla ilgilenmiyorlardı. Soru da sormuyorlardı bu yüzden. Yani insanlar aç değilse ve oyalanacak bir şeylere sahiplerse yöneticilerden pek bir şey istemiyorlar ve onların yaptıklarını da sorgulamıyorlar. Politikaya, düşünceye, yönetime, adalete kafa yormuyor, haklarını da aramıyorlar. Böylelikle yöneticiler halkı istediği gibi yönetmiş oluyordu. 
Bu sistem uzun bir süre çalıştı. Çünkü insanın ezik doğasına fazlasıyla uygundu. Kısa vadeli haz, uzun zamanlı düşünceden her zaman daha çekicidir. Uzun vadede düşünmek ve kafa yormak insana hazdan ziyade ızdırap çektirir.

Roma yıkıldı belki ama bu sistem hiç yıkılmadı, sadece şekil değiştirdi. Asıl mesele Roma falan da değil, insanın kendisi ve karşı koyamadığı doğası. İnsan düşünmekten kaçmaya meyilli bir varlıktır. Çünkü düşünmek yük demek, sorumluluk demek, hata yapma ihtimali ve konforundan kaçmak demek.
Ve dikkat edin, insanlar özgür olmak istiyorum derler ama asıl istedikleri şey özgürlük falan değildir. Özgür olmak başka bir şey, kendini özgür zannetmek ise bambaşka. Onların özgürlük kavramı rahatlıkla kardeştir. Ne kadar rahatlarsa o kadar özgür olduklarını düşünürler.
Özgürlük risklidir, rahatlık ise güvenlidir. O yüzden birisi çıkıp “Sen düşünme ben hallederim” dediğinde insanın kulağı kabarıverir ve rahatlar. Bunu söyleyen ister imparator olsun, ister ideoloji ister teknoloji. Hiç fark etmez. İnsan düşünmeyi devrettiği anda rahatlar. Ama o rahatlık da insanı özgürlüğünden eder.

Roma halkı hiç de öyle kandırılmış ve zavallı değildi. Kimse onları zorla arenaya sürüklemedi, ekmeği de zorla ağızlarına tıkmadı. Bunu zamanla alıştıra alıştıra yaptılar. İnsanlar kendi isteğiyle kendilerine verilene razı oldu. İzlemek, görmek, yemek ve dinlenmek istedi. Çünkü bunlar hem düşünmekten daha cazip, karşı çıkmaktan daha konforluydu. İnsanlar bunlara maruz kalınca günü kurtarıyor ve yarınla ilgilenmiyorlardı. Sabahki yaşadıklarını da çoktan unutmuş hâle geliyorlardı. 
Hiçbir imparatorluk, devlet, şirket veya kurum iç karmaşa yaşamak istemez. İsyan da istemez. İstediği şey huzur ve düzendir. Roma bu sözde huzur ve düzeni, halkı oyalama ve manipülasyonla yapıyordu. Ekmek açlığı bastırır, gösteri de öfkeyi. Roma yıkıldı bitti belki ama bu yöntemler hiçbir zaman yıkılmadı. Sadece şekil değiştirdi.

Asıl mesela Roma falan da değil, insanın ta kendisi. İnsan düşünmekten kaçmaya meyilli bir varlıktır. Çünkü düşünmek yük demek, yüzleşmen gereken gerçeklerin varlığıyla cebelleşmek demek, sorumluluk ve konforunun bozulması ihtimali demek.
Burada hiç kendimizi kandırmayalım. Teknoloji başını alıp gitti diye insan bir anda değişmedi. Beynimiz hâlâ aynı beyin ve hâlâ atalarımızdan gelen mirasları taşıyoruz. Zaaflarımız aynı. Kolaya kaçma isteğimiz de aynı. Hatta belki daha da güçlü. Roma’da seni uyutan sirkler vardı, bugün seni uyutan ekranlar var. O zaman ekmek vardı, şimdi envai çeşit yemek ve konfor var. Refleks hep aynı fark ettin mi? Oyalandığım ve zevk aldığım sürece sıkıntı yok. Panem et Circenses de bu yüzden sadece eski bir laf değildir. Bu, insanın değişmeyen doğası ve neye meylettiğidir. Her çağ ise kendi ekmeğini ve sirkini üretir. Tıpkı şu an ve öncesinde olduğu gibi.
Bana göre işin çok daha can alıcı bir tarafı var. İnsan doğasının rahatına düşkünlük meyli bana göre sadece psikolojik ve toplumsal değil. Çok daha kökten ve derinden geliyor. Daha temel aslında. Evrenin çalışma biçimiyle ilgili demeliyim.

Evren karmaşayı sevmez. Ya da daha doğru söyleyeyim: Evren, enerjiyi en az harcayacağı hâle doğru akar. Fizikte buna entropi diyoruz. Sistemler zamanla daha düzenli hâle gelmeye çalışır ve enerjiyi az harcamak ister. Aynı insan doğasındaki gibi. Zor olan değil, kolay olan seçilir. 
Bir topu yokuş yukarı çıkarmak zordur ama aşağı yuvarlaması kolaydır. Düzen kurmak emek ister, ama o düzeni bozmak saniyelerini alır.
Odamda volta atarken düşündüğüm şeyleri şimdi sesli düşüneceğim. Şimdi durup düşünelim: İnsanın doğası bu evrenin dışında veya bu evrenden bağımsız bir şey mi?
Hayır, değil.
İnsan da enerjiyi az harcamak ister. Sürekli hesap yapmak, sorgulamak, şüphe etmek, karar vermek… Bunların hepsi ciddi zihinsel maliyet ve enerji demektir. Beyin için düşünmek metabolik olarak pahalı bir süreçtir. O yüzden beyin mümkün olan her durumda iş yükünü azaltmaya çalışır.
Bence bunlar evrenin çalışma prensibiyle fazlasıyla bağlantılı şeyler. Entropi ile insan doğasının fazlasıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Beynin derdi hakikat falan değildir, yemeyelim birbirimizi. Tek derdi verimliliktir. O yüzden kalıplar oluştururuz, o yüzden değer yargılarımız vardır, o yüzden alışkanlıklara sıkı sıkıya bağlanırız. Bir şeyi sıfırdan düşünmek ve tasarlamak, sana söyleneni tekrarlamaktan daha yorucudur.
Basmakalıp yolları tekrar ettiğimizde ne olur peki? Beyin rahatlar, çünkü vereceği cevap hazırdır ve düşünmesi gerekmez. Yük kalkar, entropi düşer ve kararlılık artar. İşte burada çok ama çok ince bir çizgi var. Beynin iş yükünü azaltmak kısa vadede konfor getirir ancak uzun vadede insanın düşünme kasını köreltir. Tıpkı kullanılmayan bir kasın zamanla körelmesi gibi. İşin kötü yanı, insan düşünce kasının köreldiğini anlayamaz bile. Çünkü yokluk sessizce ve usul usul gelir. Farkına bile varamazsın.
Düşünmek yerine izlemek, karar vermek yerine sorgulamadan kabul etmek, hayasızca ekran kaydırmak… Bunların hepsi beynin enerji tasarruf modudur. Evet, entropik olarak mantıklıdır ama insani olarak oldukça tehlikeli eylemlerdir.
Çünkü insanı insan yapan şey, evrenin doğal akışına zaman zaman direnebilmesidir. Düşünmek ise tam olarak böyle bir şeydir. Doğru olanı seçmeye çalışmaktır. Zahmetli ve yorucudur. Ama gerçek özgürlük dediğimiz şey de zaten bu çatlaktan sızar.

Teknoloji, beynimizin tam olarak arzuladığı şey diyebiliriz. Hele ki yapay zekâlar da fazlasıyla gelişince insanoğlu düşünmeyi hepten bırakacak. Özellikle yapay zekâ devriminde beni en çok korkutan husus bu. Çünkü teknoloji insanın en ilkel dürtüleriyle oynuyor. Senin düşünmemeni istiyor. Bunu öyle fark ettirmeden ve nazikçe yapıyor ki… Kimse seni zorlamıyor. Sadece senin adına seçenekleri daraltıyorlar. Şimdi yapay zekâ ile bunlar çok daha üst seviyeye çıkacak. Artık sadece ne izleyeceğimizi değil, ne düşüneceğimizi şekillendiren sistemler var. Beynin yükünü fazlasıyla azaltıyor. 
Etrafımdan gördüklerimi de yazacağım buraya. Hayret ettiğim bazı noktalar var. Bu da insanların hiç iyi bir yere gitmediğini gösteriyor bence. Sosyal hayatın her alanında yapay zekâyı kullanıyorlar. Kullanın ama bir yere kadar olsun. Bir arkadaşıma hocasından bir e-posta gelmişti. Aramızdaki konuşmaları aynen yazıyorum:

“Aga, ne cevap yazayım?”
“Basit ve samimi bir teşekkür?..”
“İyi de nasıl teşekkür edeceğim?”
Bu cevaptan sonra beynimde meydana gelen karıncalanmaları hissettim ve tüm dünyanın yükünü ciğerlerime çekercesine bir nefes aldım, ardından nefesi sakin sakin dışarıya verdim gözlerinin içine bakarak. O nefesten anlaması gerekeni anlamış olacak ki gitti hemen e-postayı yapay zekâya attı ve onun verdiği samimiyetsiz teşekkür cevabını hocaya gönderdi. O derin iç çekişten bunu anlamasına mı üzüleyim neye üzüleyim şaşırdım kaldım. Yok artık dedim, bu kadar da olmaz. İnsanın en temel yapması gereken ve insanı insan yapan şeylerden birisi iletişimdir. Hele ki samimi bir iletişimi ve vereceğin cevabı bile onun belirlemesi çok saçma geliyor bana. Buna benzer birçok olaya şahit oldum ve beni oldukça düşündürüyor.

Şimdi diyeceksin: “Eeee ne var bunda? Ne olmuş yani sormuşsa, sende hemen her şeyi ciddiye alıyorsun. Ne güzel yardım almış işte?” 
Aynen aynen. Bugün daha yapay zekâ devriminin başında bunlar yaşanıyorsa beş yıl sonrasını düşünemiyorum. Beyninizi yavaş yavaş teknolojiye devretmeye başladığınızda demek istediklerimi çok iyi anlayacaksınız ama iş işten çoktan geçmiş olacak.
Modern çağda bilgiye hükmeden dünyaya hükmeder. Bunu anlamayan, yeni ve doğru bilgilerle kendini güncellemeyen, bilime ayak uyduramayan toplumlar hep geri kalacak ve bilgiye hükmedenler geri kalanları acımasızca kontrol edecek. Bilgiyi yöneten ve gücü elinde bulunduranların hep iyi niyetli olacağını nereden biliyorsun pek sevgili iyilik perisi arkadaşım? 
Teknoloji ve yapay zekâ, akıllıca kullanıldığı ve insanı insanlıktan çıkarmadığı sürece mükemmel bir araçtır. Ben ne teknolojiye köle bir teknoloji fetişistiyim ne de teknolojinin getirdiği kolaylıkları ve gelişmeleri göz ardı edecek bir pesimist. Ben sadece bunların akıllıca kullanılması, insanın düşünme kasını köreltmemesi gerektiğini söylüyorum. Şu anki Panem et Circenses, ekmek ve sirklerle yapılmıyor. Şimdiki uyutma araçları ekmek ve sirklerden daha tehlikeli. Bunun farkına varıp teknolojiyi akıllıca kullanmamız gerekiyor. Ne ona karşı çıkalım, ne de köle olalım. Her şey insanın kontrolünde olsun istiyorum.
Tarihte hiç kimse düşünmeyi bir anda bırakmadı. İnsanlar hep küçük kolaylıklar seçti. Her biri mantıklıydı aslında, makul ve masum nedenlerdi. Ama bu küçük nedenlerin toplamı düşünmeyen bir toplumu ortaya çıkardı. 

Panem et Circenses Moderni tam olarak bu sevgili okur. Kimse sana zorla sus demiyor. İzle ve keyfine bak diyor. Bugün kimse sana düşünme demiyor, kaydır gitsin diyor. Ve insanlar bu rahatlamayı özgürlük zannediyor. Rahatlamak başka bir şeydir, uyuşmak başka. İnsan olarak pek tabii rahatlayacağız, bu bizim hakkımız ama uyuşmayacağız. Düşünmemek dinlenmek değildir, teslim olmaktır. Eğer düşünme yetini sürekli dışarıya devredersen, bir gün geri almak istediğinde ortada bir şey kalmayabilir. O zaman insan yönetilmeye hazır hâle gelir. Ne istediğini bilen değil, ne sunulursa kabul eden birine dönüşür. Ve tam olarak burada tarih devreye girer. Bizi yönetenler her zaman iyi niyetli olmayacak. Nadir kişiler dışında hiçbir zaman da olmadılar. Bugün teknoloji bize yardım ediyor olabilir, ama yarın kime hizmet edeceğini bilmiyoruz. Bu yüzden tedbirli olmalı ve aklımızı kullanmayı bırakmamamız gerekiyor. Kontrolü elinde tutan yönü belirler, düşünceyi elinde tutan ise geleceği.
Panem et Circenses biçim değiştirdi ama insan hiçbir zaman değişmedi. Ve insanlar rahatına alıştığında, kendini özgür zannettiğinde, gerçek özgürlük sessizce ellerinden kayar gider.
Hazır halı desenlerine bakarak hayatı sorgularken ve seni uyuşturmuşken daha da rahatsız edici konulara gireyim mi? Daha derin mevzulara… Dinlerdeki cennet tasvirlerini düşün. Bir kez cesaret edip gerçekten düşünsene. Altından ırmaklar akan köşkler, uçsuz bucaksız bahçeler, sonsuz huzur, zevkin doruklara ulaştığı bir hâl… Soru yok, tereddüt yok, arayış yok… Cennet, kelimenin tam anlamıyla bir rahatlama hâli. Orada aklını zorlaman gerekmiyor. Doğru mu yanlış mı diye sorman hiç gerekmiyor. Çelişki yok, belirsizlik yok, risk yok. Ve bunlar insanlara hep çekici geliyor. Çünkü insanlar belirsizlikten nefret eder. Griyi sevmez insan. Ya siyah olsun ya beyaz der. Çünkü belirsizlik durumunda insan bir cevap bulmak ister. Bu da insanı aklını kullanmaya iter. Şüphe, belirsizlik, hata yapma ihtimali… Bunların hepsi insanın kaçacağı şeylerdir. 

Cennet vaadi tüm bu yükleri ortadan kaldırır. Bak dikkat et, burada dinlerin doğru olup olmadığı gibi bir konuyu tartışmıyorum. İnsanın neye meylettiği ve neye inanmak istediği gibi çok temel bir şeyden bahsediyorum. Cennet tasvirleri de bu yüzden çekicidir. Bu yüzden inanılır ve bu yüzden tutulur. Bu bir zayıflık değildir, aksine insani bir hâldir. Farkında olmasan da entropi devrededir. Zihinsel gürültünün sıfırlandığı ve maksimum kararlılığa ulaşılan bir hâl… Düşüncenin askıya alındığı, çatışmaların bittiği o son durak. Evren nasıl ki maksimum kararlılığa ulaşmaya çalışıyorsa, insan da zihinsel yükünü sıfırlayıp maksimum kararlılığa ulaşmak ister. Cennet ise bu anlattıklarımın sadece kutsal ve uhrevi bir anlatımıdır.
İşin ironik kısmı da şu: Dinlerin büyük bir kısmı insanı düşünmeye çağırır. Aklını kullan, ibret al, sorgula, fark et der. Metinler bunlarla dolu değil midir? Körü körüne inanma denir, akletmeye çağrı yapılır, insanın bir şeylerin farkına varıp o dini bulması istenir. Yani bu dünya bir düşünme alanı gibi çizilir. Ama işin sonunda ödül olarak sunulan yer, düşünmeye artık gerek olmayan bir alandır. Cevaplamaya çalıştığım sorulardan sadece birisi…
Cennet tasvirleri çatışmasızdır, çelişkisizdir. Soru barındırmaz. Doğru zaten doğrudur, yanlış olan da hak ettiğini bulmuştur. Karar vermek gerekmez, şüphe duyman da gerekmez, tereddüt etmene de hiç gerek yok… Her şey olması gerektiği gibidir.

Varılacak yer ise düşünmenin sona erdiği yerdir. İnsan buna hep razı olur. Roma halkı arenada düşünmüyordu. Bugün ekran başında kaydırırken düşünmüyorsun. Öte dünya anlatımlarını dinlediğinde düşünmeden huzur buluyorsun. Şekiller değişir ama öz hep aynı kalır.
Bu dünyada düşünmek varılacak bir yer değil, katlanılması gereken bir süreç gibi anlatılır. Düşünmek yalnızca bir araçtır. Düşünmek; özünde kutsal bir hâl değil, zahmetli bir görevdir. İnsan düşünerek olgunlaşır ama düşünerek huzura ermez. Huzur, düşünmenin bittiği yerde başlar gibi sunulur.
Bu yüzden cennet çekicidir. Çünkü insan aklıyla gurur duyar ama aklından da yorulur. Soru sormayı sever ama cevapsızlıktan nefret eder. Özgürlük ister ama belirsizlikten korkar. Düşünmek insanı büyütür ama fazlasıyla yıpratır.
Dinlerin burada yaptığı şey özünde insani bir denge kurmaktır. Bu dünyada düşüneceksin, çünkü başka çaren yok. Ama merak etme, bir gün artık düşünmek zorunda kalmayacaksın. Bu bir tesellidir ama insan bu teselliyi çok erkenden istemeye başlar. Daha yol bitmeden düşünmeyi devretmeye çalışan insanı bu dünyada hiç güzel şeyler beklemiyor.

Ama şunu da unutmamak lazım. İnsan düşünmeyi nihai amaca ermek için bir araç olarak görmeye başladığında düşünme eyleminin kendisi değersizleşir. Düşünmeyi araç olarak gören kişi ise içten içe şuna alışır: Düşünmek geçici bir külfettir, asıl ideal hâl, düşünmemenin huzurudur.
Bu bakış açısı sadece dinlere özgü de değildir. Hayatın ta kendisine sızar. Politikaya, siyasete, topluma, teknolojiye…
“Bunu düşünmene gerek yok”
“Uzmanlar sizin için hallediyor”
“Buna kafa yormayın çünkü liderimiz sizin içi düşündü”
Gibi gibi… Daha bir sürü örnekle çoğaltabiliriz. Ve şu soruyu sormak gerekir: Eğer nihai ideal, düşünmenin sona erdiği bir hâlse, o zaman insan düşünmeyi neden bu kadar ciddiye alsın?
Belki de bu yüzden insanlık sürekli düşünceyi yücelttiğini söyler ama ödüllendirilenler hep düşünmeyenler olur. Uyum sağlayanı, rahat edeni, yanlışı gördüğü hâlde ses çıkarmayanı… Çünkü düşünmeyen insan huzurludur, huzurlu insan ise sorun çıkarmaz.
Bu, kötü niyetli bir plan olmak zorunda değil. Bu, insan doğasının bir uzantısı. İnsan kendi zihinsel sınırlarını bilir ve içten içe artık düşünmek zorunda kalmayacağı bir yer hayal eder. Cennet ise bu hayalin en saf ve masumca hâllerinden sadece birisi…
Asıl mesele şu: Eğer insan, düşünmenin geçici bir yük olduğuna kendini ikna ederse, bu dünyada da düşünmekten kaçmanın yollarını arar.

Cenneti beklemeden bizim için kurdukları cennetçikleri istemeye başlarız içten içe. Sorun cennette değil, cenneti erkene alma arzusunda.
Yine rahatsız edici gerçeklerden biriyle yüzleşiyor insan: İnsan, çoğu zaman özgürlüğü değil, rahatlığı ve huzuru ister. Düşünme özgürlüğü bile belli bir yerden sonra yorucu gelir. O yüzden insan, kendisinden düşünme yükünü alan her şeye içten içe yaklaşır. Bu ister Tanrı olsun, ister cennet, ister imparator, ister patron, ister algoritma… Hepsi sana aynı vaadi verir: “Sen düşünme ve yükü bana bırak” der. İnsan da sorgulamadan bırakıverir düşünme yükünü.
Sorun inançta ve dinde de değil. Sorun, düşünmeyi tamamen devretmekte. Çünkü aklın askıya alındığı yerde birileri senin yerine düşünmeye başlar. Ve o birileri her zaman senin iyiliğini düşünmez.
Cennet tasvirleri bile insanın bu karşı konulamaz eğilimini bize acımasızca gösteriyorsa, dünyadaki kolaylaştırıcı sistemlerin neden bu kadar hızlı kabul görüp tutulduğunu anlamak zor değil.  
Hepimiz şunu kabul edelim: Hepimiz ilkeliz. Ben de ilkelim, sen de ilkelsin, aşağı mahalledeki butikçi Nurten Abla da ilkel. Bunları yazıyorum diye kendimi yukarı falan koymuyorum. Aksine, benim senden farkım şu: İlkel olduğumuzun farkındayım, o kadar. Başka bir farkım yok senden. Ben de konfora düşkünüm, ben de kolay olanı seçiyorum, ben de bazen düşünmekten yorulup boşver diyorum.
İnsan hâlâ ilkel. Teknolojimiz gelişti, binalarımız yükseldi ve kelimelerimiz çoğaldı ama reflekslerimiz, dürtülerimiz hâlâ aynı. Korkuyoruz, kolektivistiz, sürüye tutunuyoruz, güçlü olana yaslanıyoruz, rahatlatanı seviyoruz. Tehdit gördüğümüzde ya saldırıyoruz ya teslim oluyoruz.
İşte sevgili okur, bu ilkel yönümüzü çok çok iyi tanıyan insanlar var: Siyasetçiler, politikacılar, sanat yaptığını zanneden sanatçı bozuntuları, tarikatler ve cemaatler, ideolojiler, patronlar ve şirket sahipleri, ipe sapa gelmez fikirler… Ve evet, hatta dinler.
Bunlar insanı zorla yönetmiyor. Zaten gerek yok. İlkel beyin zorlamaya direnç gösterir ama rahatlatılmaya bayılır.

Şimdi sana bir soru: Düşünce ve insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini say desem hangilerini sayarsın?
Rönesans öncesi Avrupa, İslam’ın çöküş dönemi, Stalin’in Sovyetleri, Mao’nun Çin’i, belki Nazi Almanyası. Bunları az çok tarihten haberi olan herkes sayar. Ama asıl mesele ne yaşandığından çok nasıl yaşandığı. Herkes bu dönemlerin ortak noktalarını şöyle anlatır:
Baskı vardı, sansür vardı, düşünce yasaktı, bilmem ne… Evet vardı, yok değildi. Ama iş o kadar basit değil. Kimse milyonlarca insanın beynine bir anda zincir vuramaz. Kimse insanlara sakın düşünmeyin diyerek bir çağı kapatamaz. Bunu yapanlar salak değildi. İnsanın aklını doğrudan susturamayacağını çok iyi biliyorlardı. O yüzden başka bir şey yaptılar. “Düşünme” demediler, “düşünmene gerek yok” dediler. İşte fark burada. Sana sınır çizdiler sevgili okur.
“Buraya kadar düşün, bundan sonrası tehlikeli”
“Bunu sorgularsan büyük yoldaş senin sonunu getirir”
“Bunun dışına çıkarsan cehenneme gidersin”
“Bunu kurcalarsan vatan haini olursun”
“Bunu sorarsan dışlanırsın”
Gibi gibi… Fazla tanıdık geldi değil mi? İnsan bu sorulara karşılık soru sormayı ve neden böyle demeyi değil, hayatta kalmayı tercih etti. İnsan kabul görmek ister, hayatta kalmak, dışlanmamak, kafasının rahat olmasını…

Sustuğu için susmadı insanoğlu, rahatladığı ve kendini riske atmak istemediği için sustu. İşte karanlık çağlar böyle başlar. Bağırarak değil, kan dökerek değil, sessiz bir rahatlama ve uyuşmayla. Bu yüzden karanlık dönemlerin ortak noktası sadece baskı ve sansür değildir. Asıl ortak nokta, insanların akıllarını işletmeyi ve düşünmeyi gönüllü olarak bırakmasıdır. Düşünmek yasaklandığında değil, gereksizleştiğinde çöker uygarlıklar. Bugün de farklı bir şey olmuyor. Sadece yöntemler daha zarif, daha bilimsel, daha teknolojik ve daha konforlu. Kimse seni zorla susturmuyor. Sadece seni rahatlatıp uyuşturuyor. Ve insanlar hâlâ bunu özgürlük sanıyor…
Bunları okurken aklına 1984 kitabı gelmemişse, geçmiş olsun… Senin farkındalık seviyen hâlâ Pavlov’un köpeği seviyesinde demektir. Bak sevgili okur, bu kitap sadece havalı bir gelecek distopyasından ibaret değildir. Herkesin okuduğu ama kimsenin anlayamadığı bir kitaptır benim gözümde. Senin içinde boğulduğun ama bir türlü farkına varamadığın bataklığı gözümüzün içine sokarcasına resmetmiş George Orwell.
Ama gel gör ki bu muazzam eser kimlerin eline düştü dersin? Saçları resmen sanayi tipi sprey boyayla boyanmışçasına yapay, kafası rüzgârda bile kıpırdamayan, dudak dolgusu arş-ı alâya merdiven dayamış, tırnaklarıyla otoyol asfaltı kazıyabilecek kapasitede, yüzündeki kat kat sıvayı kazısan altından prehistorik Roma sütunu çıkacak, yüzündeki botoks nedeniyle mimikleri gümrüğe takılan o mâlum tiplerin elinde oyuncak oldu bu canım şaheser… Yemin ederim canım acıyor ve iğreniyorum.
Aklına geldi mi o modernlik adı altında pazarlanan varoşluğun, glutensiz Focaccia ekmeğiyle dibini sıyırmış tipler? Kendi ağırlığından fazla egosu olan, el kadar minicik çantasına Suç ve Ceza’yı adeta valize annenin yaptığı ev yapımı reçel ve salçaları zorla tıkıştırırcasına sığdırmış, sıktığı leş parfümün kokusundan dolayı yanından geçtiği kedilerin hapşurduğu, teneffüs ettiğinde adeta ciğerlerine tecavüz eden kokusunu takip ederek ait olduğu varoş mekanları navigasyonsuz ve gözün kapalı bulabileceğin o tipleri tasavvur ettin değil mi sen de? Hani derinlikten ve edebiyattan anladığı tek şey, Instagram’da üzerine kapağı gelecek şekilde çekilmiş “şekilli” kahve fotoğrafının altına “Büyük birader bizi izliyor (üzgün emoji)” yazmaktan ibaret olan; felsefeden anladığı tek şey ise, bir kamyon arkası yazısının üzerine kırmızı şarap kadehi emojisi koyup paylaşmak zanneden o tipler… Tanıdın değil mi bu vasıfsızları?

Tanımamışsan biraz daha anlatayım o zaman. 1984 kitabı hakkında yapacağı tek yorum “Kaaankaa çok iyi kitap yiiiiaaaa, tam bi vibe, tam bi mood yani valla bak.” olan, kitabın ana kahramanı Winston Smith’in farkındalıktan ve ızdıraptan dolayı çektiği acıyı ancak manikürü bozulduğunda ve tırnağı kırıldığında hissettiğini sanan tipler… İşte bu tayfanın ağzına sakız edilecek ve değersizleştirilecek bir kitap değildir bu.
Tek derdi fark edilmek olan bu primat kırması tür; Winston Smith’e sorulan “2+2 kaç eder?” sorusunu cevaplamak için bile yapay zekâya muhtaç durumdadır. Ama sorsan “Sistem bizi köleleştiriyor kaankaa yaaa” diyerek felsefe yaptığını zannedecek kadar salak ve iki yüzlüdür. Özgürlük anlayışları kendilerine sunulan sosyal medya filtrelerini seçmek zanneden bu tür; beynini sürekli enerji tasarrufu modunda kullanan, aralarından tortu tortu kir çıkacak tırnaklarında bitap hâle düşmüş o kitabı paylaşınca kendisini üstün bir varlık zanneder.

Küçücük çantasına sığdırdığı o dev eseri, pençe-misal tırnaklarıyla suni bir nezaket takınarak çıkarıp masaya koyduğunda, resmen Raskolnikov’un ruhunun azap içindeki çığlıklarını işitiyorum. Dostoyevski ve kahramanı, hatunun bu ahval-i avamnamesini, şeytani tırnak-ı şeni’lerini ve dahî leb-i müntefihini görselerdi, hiç şüphesiz hiddetle merkadlerinden kıyam ederlerdi. Dostoyevski, o meşhur baltayı nâr-ı gazabında eritip kızın sureti-i cemilesine (!) zerk etmekle kalmaz; o suni dudaklarını birer mühr-ü sükût gibi birbirine diker, o tırnaklarını da tek tek sökerek yerlerine Suç ve Ceza’nın en ağır sahifelerini mühürleyip yerleştirerek onu ebedi bir intikam nişânesi olarak Louvre Müzesi’nde sergilerlerdi.
1984 anlatıyordun, yine nereye geldik diyorsun şu an değil mi? 1984 bahanesiyle şu tiplere ve bir türlü farkına varamayan sana nefretimi kusayım dedim, kusura bakabilirsin. Bu arada nefretimi kusarken günümüz Türkçesi’nin yetmediği yerlerde Osmanlı Türkçesi küfürler de göreceksin, bilgin olsun. Şimdi 1984 kısmına geri dönüyorum. Bu kadar sövgü yeter.
Orwell’in asıl amacı Tele Ekranlar, Düşünce Polisi ve Büyük Birader ile okuyucuyu bu figürlerle korkutmak değildir. Asıl korkutucu olan şey insanın bunlara alışmasıdır. Hatta daha beteri: bile isteye buna razı gelmesidir.
Asıl sorun Winston Smith’in baskı ve sansürle izlenmesi ve kuralların dışına çıkanların işkence görmesi değildi. Winston’un derdi izlenmek falan değildi, düşünememekti. 2+2’nin kaç ettiğini bile kendinden emin bir şekilde söyleyememekti. Düşünce sınırlarını aşıp özgürce düşünememekti onun derdi. Gerçeğin, senin kafanın içindeyken bile sana ait olamamasıydı. Bu derinlikten ve düşünceden yoksun insanlar “Büyük Birader bizi izliyormuş” diye dalga geçer ve anlatılmak isteneni anlamaz. Winston Smith’in içine düştüğü hâlden daha beter hâldedirler ama bunu görmeyip aksine övünüyorlar acınası hâllerine.

1984’ün sonunda Winston’a yapılan şey sadece işkence değildir. Bir iknadır. Ona gerçeği zorla kabul ettirmezler, gerçeği ona sevdirtirler. İşte orada biter insan, orada ölür. Çünkü artık direnemez ve soru soramaz hâle gelir.
Ne diyordu kitapta?
Savaş barıştır.
Özgürlük köleliktir.
Cehalet güçtür.
Savaş, dışarıda bir düşman yarattığın sürece içerideki karmaşayı dindirir. İnsanlar tartışamaz hâle gelir çünkü tartışmaktan daha önemli bir tehdit vardır. Yoksulluk konuşulmaz, adalet ertelenir, hak ve hukuk askıya alınır. Savaşın varlığı ile dikkatleri başka yere çekersin.
Savaşın kendisi barış değildir, ama sürekli bir tehdit algısı, düzenin sürdürülmesinde kolaylık sağlar. Gürültü hiç bitmediği için kimse sessizliği sorgulayamaz hâle gelir. Kaos hâline gelirse de ona normal demeye başlarsın. 
İşte bu yüzden, savaş barıştır.

Özgür olmak sorumluluk sahibi olmak demektir. Seçmek zorunda kalmak, gerçeklerle yüzleşmek, düşünmek zorunda kalmak ve yanılma ihtimali demek. Ama kurallar netse, hudutlar çizilmiş ve seçenekler daraltılmışsa hata yapmazsın. Çünkü hareket edemez, kısıtlanırsın.
İnsan için korkutucu olan kendisine zincir vurulması değildir, belirsizliği korkutucu bulur insan. Birileri senin yerine karar verdiğinde düşünmekten kurtulursun. Bu rahatlık ve konfor da zamanla kölelik hâline dönüşür. Özgürlüğün anlaşılamaması, seni kontrol edilebilir kılar.
İşte bu yüzden, özgürlük köleliktir.
Bilmek çatışma yaratır. Şüphe doğurur ve yanlışlar seni rahatsız eder. Bilmemek ise nettir, basittir. Ya siyahtır ya beyaz. Karmaşık bir dünyada basit cevaplar vermek büyük bir güçtür. Bilgi insanı özgürleştirebilir, ama cehalet yönlendirilebilirlik sağlar. Ne kadar az bilirsen, o kadar çok yönlendirilirsin ve yönlendirilmeye de mahkum hâle gelirsin. İnsanın cehalet içinde tutulduğu bir toplumda, yönetenler hep güç sahibi olur, onların dediklerine körü körüne inanırlar.
İşte bu yüzden, cehalet güçtür.
Herkesin okuduğu ama hiçbir şey anlamadığı kitap aslında neler anlatıyormuş fark ettin mi şimdi?
Orwell bizi uyarmıştı. Juvenalis ise bu saçmalığın çoktan farkına varmıştı.
Onların söylediklerinden sonra ekleyecek pek bir söz kalmıyor aslında. Belki de yapılabilecek tek şey, bu denemeyi burada bitirmek ve Panem et Circenses Moderni’yi, Orwell’in diliyle kısaca tercüme etmek:

Ekmek suskunluktur
Sirk uyuşturucudur
Konfor özgürlüktür
Şimdi yapman gerekenin ne olduğuna sen karar ver sevgili okur: Hâlâ halı desenlerini inceleyip başını eğmeye devam mı edeceksin, yoksa başını kaldırıp gözlerini yukarıya mı dikeceksin? Bana sorarsan, önce başını kaldırıp yukarıya bakmakla başla derim. Çünkü beklenen hep geç geliyor, geldiğinde ise insan başka yerlerde oluyor…
Ama bak, fark ettin artık… O yüzden haydi, kaldır başını. Sana vurmayacağım. Babalar evlatlarına kızar, arada olur öyle şeyler, kafaya takma. Belki de kızmasının sebebi senin iyiliğini istemesidir? Yoksa insan sevdiğine niye kızsın ki?..
Juvenalis ve George Orwell’a saygılarımla…





20 Temmuz 2026 Pazartesi

Aylin Özgür - ISSIZ ADA


— Farkında mısın azizim, kalabalıklar arasında hepimiz ayrı ayrı ıssız adalara düşmüş gibiyiz.

— Neden böyle düşünüyorsun, Can?

— Baksana... Belki aynı yolda yürüyorlar ama hepsi birbirine yabancı.

Ne tuhaf bir dünya... Kimse kimseyi tanımıyor ama herkes birbirini yargılıyor.

— Peki sen, azizim, gerçekten bir ıssız adaya düşmeyi ister miydin?

— Issız bir adada yaşamayı isterdim. Yeter ki şimdiki zihnim benimle gelmesin...





Ömer Aslan Cihan - AKLI SIRA


Ben ileride delirir miyim acaba? Şimdilerde aklıselim gözüken, Her boşlukta sigara tüttüren,
Yarınları sürü çobanı gibi düşünen ben...

Hani delirirsem nece deliririm?
Hangi dilde, ırkta, biçimde?
Deliye de ayrım yaparlar mıymış?
O zaman da yaftalanırım çirkinliğimle.

Hayallerim mi suya düşer, ben mi?
Sevdiğim kadına çiçek diye vazo versem, Alsam karşıma tüm kedi köpekleri,
Sabahlar olmasın dertleşmekten, Ne de olsa deliyim ben!

Çukurova’da ırgat da etmezler, Beyoğlu’nda patron da.
"Bu deli nefes alsın da cebi kalsın..."
Moda Sahili'nde boylu boyunca uzanabilir miyim çimlere?
Akıllıyken yapamazdım,
Ne de olsa artık deliyim ben!

Delirişimin kırkı bir çıksın hele, Körelecek bu gece denen illet, Başımın kara belası...
Birinde aşık etti,
Koşarken suya attı birinde.
Karanlık mı görmek gerek sekizden sonra gökyüzünde?

Moğollardan beri görülmedi böylesi, Dağları avuç içimde sallandırırım, "Piramidim" der olurum.
Gülen yüzümden güneş açar, Sıkıldım mı aya giderim.

Yemin olsun kaldırdım edebiyatı, Zaten beni bu edebiyat delirtti, Şiir aklımı oynattı.
Sımsıkı kopardım edebiyatı; Unutmayın ne dersem o, Yazı da tura da benim!

Eser gürlerim "memleket, ekmek" diye, Hâkim bey, kıyacak değilsin elbet bir deliye.
Duvar boyarım ekmek için, kitap okurum memleket için. Dönüp bakınca geriye,
Zaten hep deliymişim ben.




İnci Çilsal - ISIYI DURDURAN PİYANO


Isıyı donduran bir piyanoydu bu.
Üstü çizilmiş, tuşları koparılmış, grafitiyle kirletilmişti.
Yanlış bir yerde duruyordu; kimsenin müzik dinlemek istemediği bir sokakta sessiz, hüzünlü kırgın.. Zamanında kendi halinde duran bir piyanoydu ahşapları oymalı dikkat çeken. Herkesin çalmak istediği.. Tuşlarına basanlar olmuş ama sesini çıkarmamış piyano. Bazısı yanına gelmiş usta bir piyanistmiş gibi onu çalmak için ne sözler ne vaadler vermiş. İnanmış piyano bakmış dıştan gördüğüne, her tuşa bastığında o insanın sarhoş ederesine güzel olan seslerini çıkarmış.. Ama zamanla fark etmiş.. Aldanmış, Aldatılmış.
Çoğu insan yanından geçmiş oysa..
“Bozuk,” demiş.
“Eskimiş.”
“Çalınmaz artık.”
Oysa sorun piyanoda değildi bunu görememişler.
Sorun, onu dinlemesini bilmeyen ellerdeydi. Çalamaya niyeti olup onu kandıranlardaydı.
Bazı şeyler yanlış yerdeyken çirkin görünür.
Yanlış bakışlarda, yanlış niyetlerde, yanlış zamanlarda…
Değeri, kusur sanılır.
Bu piyano da öyleydi.
Birileri tuşlarını sökmüş,
birileri üstünü karalamış,
birileri sustu sanmıştı.
Ama müzik gitmez aslına bunu görememiş bazı ruhlar.
Sadece içine çekilir.
Isıyı donduran şey, sesinin olmaması değildi.
Dokunulduğu her elde biraz daha soğumasıydı.
Çalmak için değil, sahip olmak için yaklaşan ellerde.
Bazı insanlar sanat eserlerini tamir etmez.
Onları tüketir.
Bu piyano hâlâ değerli.
Çünkü kırılmış olması, hikâyesini eksiltmez.
Aksine, derinleştirir.
Bir gün biri duracak.
Grafitiyi değil, altındaki ahşabı görecek.
Kopuk tuşları değil, kalan sesi dinleyecek.
Ve o zaman bu piyano,
ilk kez doğru yerde olacak.
Çünkü bazı şeyler bulunmaz.
Onlar, anlayan ellere denk gelir.


17 Temmuz 2026 Cuma

Ezgi Karataş - SEÇENEKLERİN PRANGALARI

Alarmın sesiyle uyandığımda güneş çoktan doğmuştu ve işe geç kalmıştım. Üstümdeki ağırlığı atıp doğruldum ve odamın kapısının önünde onu gördüm. Üzerinde pijamaları ve elinde yastığı vardı. Gözleri kapalı olmasına rağmen beni izliyormuş gibi hissediyordum. Alarmım tekrar çalmaya başladığında onu düşünmeyi bıraktım. Onu düşünmek ve hayal etmek için ne zamanım ne de seçeneğim vardı. Çalışırsam ona ulaşabilirdim. Çalışırsam onu yaşayabilirdim.

Ayağa kalktım ve açık olan tek penceremi de kapatıp perdeyi sertçe çektim. Gömleğimi ve pantolonumu giydikten sonra kravatımı boynuma geçirip sıkıca bağladım. Kendimi ondan soyutlamak için elimden gelen tek şey kravatımdı.

İşim bittiğinde tekrar ona bakmak için kafamı çevirmeye çalıştım ama kumaş boynumu sıkıp hareket etmemi engellediği için önüme döndüm ve telefonumu alıp kapıya doğru yürümeye başladım. Etrafındaki hiçbir şeye bakmadan dümdüz yürüyerek odadan çıktım.

Mutfağa geçtiğimde boğazım susuzluktan kurumuştu. Dolaptan soğuk su aldım ve dolabın kapağını kapatınca onu gördüm. Rahat kıyafetler giymiş keyifle kahvaltı yapıyordu. Karnım guruldayınca ne kadar çok acıktığımı fark ettim. Birkaç lokma yemek için masaya doğru yönelmiştim ki telefonum tekrar çaldı ve dikkatimi dağıttı. Saate baktığımda çok geç kaldığımı gördüm ve elimdeki su bardağını bırakıp koşarak evden çıktım.

Sokağa çıktığımda ayakkabılarımın sıkılığı canımı acıttığı için geri dönüp değiştirmeyi düşünüyordum ki birisi omzuma çarptı ve telefonumu yere düşürmeme sebep oldu. Eğilip aldığımda açık ekrandan saate baktım ve eve dönecek zamanımın olmadığını görerek koşmaya başladım. Derin nefesler aldığım için boğazımı sıkan kravatımı biraz gevşetince etrafımdaki onlarca insanın benim gibi koştuğunu gördüm.

Bazıları okul çantasını zorlukla taşıyan öğrenciler, bazıları da o yolları geçmiş ve şimdi de bir yerlere yetişmeye çalışan insanlardı. Beni asıl şaşırtan bu insanlarımn arkasından onları takip edenler olmasıydı. Yanımdan koşarak geçen öğrencinin birkaç metre arkasından annesi ve babasıyla konuşarak keyifle yürüyen bir öğrenci geliyordu. Elinde dosya çantası, kulağında telefon olan somurtkan genç bir kadının arkasından kucağında bebeğiyle etrafa gülücükler saçan bir kadın geliyordu.

Durdum ve düşündüm. O zaman benim arkamdan kim geliyordu? Arkamı döndüm ve onu gördüm. Kolunda genç ve güzel bir hanım vardı. Gülerek sohbet etmelerine rağmen ikisinin de gözleri benim üzerimdeydi. Onlara doğru yürümek için atıldığında telefonum çalmaya başladı. Çift gittikçe bana yaklaşıyordu. Heyecanla yanıma gelmelerini bekliyordum ki az önce orada olduğunu görmediğim bir dükkana doğru yöneldiler. Tam o anda kadının belirginleşen karnını ve arkalarından gelen küçük çocuğu gördüm. İmrenerek yürüdükleri yollara baktım. Çalışırsam ona ulaşabilirdim. Çalışırsam onu yaşayabilirdim. Sanırım.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım ve tekrar koşmaya başladım. Hareket etmeye başlamamla birlikte kalabalığın arkasındaki diğer kalabalığı görmezden gelmek için oldukça çaba sarf etmem gerekti. Hepsinin arkasında yaşamak istedikleri benlikleri vardı. Asla ulaşamayacakları ama akıllarından da asla atamayacakları benlikleri.

Büroya nefes nefese girdiğimde masanın önünde iş verenimi görmek pek de şaşırtıcı olmamıştı. Azarlanmak için berbat bir gündü. Diğer günler gibi.

Önümdeki adam elindeki zarfı uzatınca hızla ben de elimi uzattım ve zarfı hayatım o kağıt parçasının içindeymişcesine sıkıca tutarak aldım. Fazladan yaptığım mesailerin ücreti mi yoksa geçen ay eksik verdiği maaşımın kalanı mıydı elimdeki?

Heyecanla zarfı açtığımda içinde gördüğüm kağıt kesinlikle beklediğim şey değildi. Açıp okuduğumda kravatım tekrar boynumu sıkmaya başladı. Bir daha geç kalırsam istifa edeceğime dair söz verdiğim bir sözleşmeydi bu. Masadan aldığım kalemle hızlıca imzalayıp müdüre gidecek dosyaların arasına koydum. İçinde mutlu bir çiftin bana gülümsediği fotoğraf olan eski çerçeveye baktım ve kendime hatırlattım. Çalışırsam on ulaşabilirdim. Çalışırsam onu yaşayabilirdim. Umarım.

Saatlerce çalıştıktan sonra işten çıkmama yalnızca bir saat kalmıştı fakat açlık benim sınırlarımı zorlayalı üç saati geçmişti. Mola vermek için oturduğum yerden kalktım fakat hemen ardından geri oturdum. Bir hedef tahtasıymışım gibi çalışanların hepsi bana yönetiyordu on saat çalışmanın verdiği öfke dolu bakışlarını. Üzerime yapışıyordu bakışlarının nefreti, suçlu hissetmeme sebep oluyordu gözleri.

Sonra onu gördüm. Yanındaki iş arkadaşlarıyla hiç çekinmeden, zorlanmadan ve rahatça sohbet ediyordu ikizimi. Onun neşe dolu gözlerini görmek gibi bir cezayı hak edecek ne yapmıştım ben?

Masamın üstündeki yıllar önce atmış olmam gereken çerçeveye baktım. Oradaydı. Gülümsüyordu bir zamanlar sabahları uyanma sebebim olan sevdiğim kadın. Eksik olan yanımı tamamlayacağını, beni düşüncelerimin esaretinden çekip kurtaracağını umduğum kadın. Maaşımdan dolayı babasının bana vermediği ruhumun sevgilisi.

Mesai saatimin dolduğunu belirten alarmım çaldığında aceleyle eşyalarımı toparlayıp sokağa çıktım. Cüzdanımı çıkarmış bir taksi gözlüyordum ki alışkanlıkla paralarımı kontrol ettim yan gözle. Sadece market alışverişine yetecek kadar vardı. Maaş gününü geçeli beş gün olmuştu fakat yeni paralarla dolu olması gerek cüzdanım hálá boştu. Yine.

Karşı kaldırımda onu gördüm. Ellerindeki kağıtları sallayarak kendi kendine gülüyordu. Bir taksi önünde durduğunda kağıtları fırlattı ve taksiye binerek uzaklaştı. Uçuşan kağıtlar ayağımın ucuna sürüklendiğinde merakla alıp okudum. Biri istifa, diğeri dolgun ücretli bir işe alım belgesiydi. Gıptayla az önce durduğu yere baktım. Çalışırsam ona ulaşabilirdim. Çalışırsam onu yaşayabilirdim. Belki.

Kağıtlara tekrar baktığımda ellerimde yoktular. Umursamadım ve etrafımdaki benim gibi umutsuzca yürüyen insanlara kayıtsız bir halde bakarak evin yolunu tuttum. Çaremiz de kurtuluşumuz da yoktu.

Eve vardığında saat oldukça geç olmuştu. Doldurmam gereken dosyaları da bitirip düzenledikten sonra mutfağa gittim ve buzdolabında kalmış son iki yumurtaya midem bulanarak baktım. Yiyecek farklı bir şeyim ve alışveriş yapacak param yoktu. Market için ayırdığın parayı da yolda karşılaştığım ev sahibime geciktirdiğim kira parası olarak vermek zorunda kalmıştım. Ne param ne de açlığımdan kıvranmamı engelleyecek dolu bir midem vardı.

Masamın üstündeki aylar önce kullanmak için aldığım ilaçlara baktım. Onları kullanmam demek farkındalığımı ve çalışırsam onlara ulaşabileceğime dair olan inancımı yitirmem demekti. Yolda gördüğüm onu ve kolundaki sevdiğimi düşündüm. Masanın yanına geldiğimde ne zaman ayağa kalktığımı bilemeyecek kadar düşüncelerime dalmıştım. İlaçlardan birer tane aldım ve yutup yatağa girdim.

Aylar önce onu görmeye başlandığım ve sabahları geç uyanmama neden olacak kadar güzel olan yere, rüyalarıma, dönmeden hemen önce farkındalığa ulaştım. Kurtuluşum ve bitişim olabilecek farkındalığa.

Çalışırsam ona ulaşabilirdim. Çalışırsam onu yaşayabilirdim. Yalan.

Her şey yalandı.

Onun gibi.

Olduğunu sandığım seçeneklerim gibi.

Özgürlüğüm gibi. 



Seyit Orhan Kolay - DOSTOYEVSKİ'nin YERALTINDAN NOTLAR'ı ÜZERİNE


Edebiyat, bazen insanı teselli eden bir sığınak, bazen de kaçmaya çalıştığı hakikatlerle yüzleştiren acımasız bir aynadır. Fyodor Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adlı eseri ise bu aynanın en sert yüzlerinden birini oluşturur. Roman, okuruna olay örgüsünden çok bir bilinç sunar; huzurdan çok huzursuzluk, cevaplardan çok sorular bırakır. Belki de bu yüzden, yayımlandığı günden bugüne kadar eskimeyen birkaç eserden biri olarak varlığını sürdürmektedir.

Yeraltından Notlar'ın merkezindeki adsız anlatıcı, edebiyat tarihinin en sıra dışı karakterlerinden biridir. O, ne bir kahramandır ne de klasik anlamda bir anti-kahraman. Kendi düşüncelerinin içinde sıkışmış, toplumla bağ kuramayan, kurduğu bağları da kendi elleriyle yıkan bir insandır. Ancak onu önemli kılan şey yalnızlığı değil, bu yalnızlığın farkında oluşudur. Dostoyevski, karakterini yalnızca anlatmaz; onun zihninin karanlık koridorlarında dolaştırır. Okur, bir başkasının hikâyesini okumaktan çok kendi vicdanıyla baş başa kalır.

Romanın asıl gücü, insanın akıl ve irade arasındaki çatışmasını cesurca ortaya koymasında yatar. Aydınlanma düşüncesinin aklı merkeze koyan iyimser anlayışına karşı Dostoyevski, insanın çoğu zaman kendi çıkarına aykırı davranabileceğini söyler. Çünkü insan, yalnızca hesap yapan bir varlık değildir; aynı zamanda çelişen, direnen, hata yapan ve özgürlüğünü kanıtlamak uğruna kendi mutluluğunu bile feda edebilen bir varlıktır. Yeraltı Adamı'nın çelişkileri, aslında insan doğasının inkâr edilmek istenen taraflarını görünür kılar.

Romanın dili de en az düşünceleri kadar çarpıcıdır. Yer yer öfkeli, yer yer alaycı, kimi zaman ise itirafın çıplaklığına yaklaşan anlatım, okuru güvenli mesafesinden çıkarır. Dostoyevski burada estetik bir anlatımın peşinde değildir; amacı, insan ruhunun çatlaklarını olduğu gibi göstermektir. Bu nedenle Yeraltından Notlar kolay okunan değil, kolay unutulmayan bir romandır.
Bugünün dünyasında insan, teknoloji sayesinde hiç olmadığı kadar görünür hâle gelirken aynı zamanda hiç olmadığı kadar kendi içine kapanmaktadır. Kalabalıklar içinde büyüyen yalnızlık, sürekli onaylanma isteği ve insanın kendisiyle kurduğu kırılgan ilişki düşünüldüğünde, Yeraltı Adamı'nın sesi hâlâ günceldir. Dostoyevski'nin çizdiği portre yalnızca on dokuzuncu yüzyıl Rusya'sına ait değildir; modern insanın ruh haritasını da şaşırtıcı bir isabetle yansıtır.

Bu eser, çoğu zaman varoluşçuluğun habercisi olarak değerlendirilir. Nitekim bireyin özgürlüğü, yabancılaşması, anlam arayışı ve kendi benliğiyle hesaplaşması gibi temalar daha sonra pek çok düşünür ve yazarda yeniden karşımıza çıkacaktır. Ancak Dostoyevski'nin farkı, bu meseleleri soyut fikirler olarak değil, yaşayan ve acı çeken bir insan üzerinden anlatabilmesidir. Onun karakterleri okunmaz; hissedilir.

Sonuç olarak Yeraltından Notlar, insanın karanlık tarafını yüceltmez; onu inkâr etmenin tehlikesini gösterir. Romanın sonunda okur, Yeraltı Adamı'ndan uzaklaşmış olmaz. Tam tersine, onun sesinin kendi iç sesine ne kadar benzediğini fark eder. Belki de Dostoyevski'nin asıl başarısı burada gizlidir: Bizi başkasının hikâyesine değil, kendi içimizde sakladığımız yeraltına götürmek.
Gerçek edebiyat, okuru değiştiren edebiyattır. Yeraltından Notlar ise yalnızca değiştirmez; insanın kendisi hakkında kurduğu kolay cümleleri sessizce yıkar. Geriye tek bir soru bırakır: İnsan gerçekten kendini tanıyor mu, yoksa yalnızca tanıdığını mı sanıyor?

"Her insanın içinde kimsenin bilmediği bir yeraltı vardır."



Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA

Sigara gibi yandıktan sonra Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra Beni sevsen ne olur Sevmesen ne olur Anlasan ne olur Anlamasa...