30 Temmuz 2026 Perşembe

Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA



Sigara gibi yandıktan sonra
Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra
Beni sevsen ne olur
Sevmesen ne olur
Anlasan ne olur
Anlamasan ne olur
Ben benden geçtikten sonra
Ellerin ellerimi tutmazsa
Gözlerin gözlerime bakmazsa
Dilin adımı anmazsa
Kalbinde yerim yoksa
Beni sevsen ne olur
Sevmesen ne olur
Anlasan ne olur
Anlamasan ne olur
Ben benden geçtikten sonra
Resmimi assan ne olur
Asmasan ne olur duvarına
Heykelimi diksen ne olur
Dikmesen ne olur
Bir çocuk parkına
İsmimi versen ne olur
Vermesen ne olur
Bir sokağa
Ben karatoprak olduktan sonra


Seyit Orhan Kolay - Suçtan Önce ve Sonra: Raskolnikov’un Vicdanında Bir İnsanlık Sorgusu



Bir insan, işlediği suçtan mı mahkûm olur; yoksa kendi vicdanında kurduğu mahkemeden mi? Dostoyevski’nin Suç ve Ceza'sı, insanın akıl ile vicdan, özgürlük ile sorumluluk ve kibir ile merhamet arasında sıkışan ruhuna açılan karanlık bir kapıdır. 

Seyit Orhan Kolay

Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, insanın kendi varlığıyla hesaplaşmasına açılan derin bir metindir. Romanı yalnızca bir cinayet ya da mahkûmiyet hikâyesi olarak okumak, asıl meselenin özünü kaçırmaktır. Çünkü Dostoyevski’nin derdi suçtan çok, suçtan sonra başlayan iç mahkemedir.

Raskolnikov bu mahkemenin hem sanığı hem hâkimi hem de mahkûmudur.

Yoksulluk ve yalnızlık içindeki genç bir öğrencidir. Ama asıl yoksulluğu maddî değil, zihinseldir. İnsanlardan uzaklaştıkça kendisini üstün görmeye başlar.

Zihninde insanları ikiye ayırır: sıradanlar ve olağanüstüler.

Ona göre bazı insanlar büyük amaçlar için ahlâkı aşabilir. Bu düşünce zamanla bir teori olmaktan çıkar ve bir deneye dönüşür.

Ve Raskolnikov bu fikri sınamak için bir cinayet işler.

Ama beklediği sonuç gelmez. Kendini üstün hissetmek yerine içten içe çöker. Onu takip eden artık polis değil, vicdanıdır.

Dostoyevski burada suçun cezasını mahkeme öncesinde başlatır.

Raskolnikov’un cezası çoktan başlamıştır: korkular, hastalıklar ve zihinsel çöküş. Hukuk yargılamadan önce vicdan hükmünü vermiştir.

İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.

Onun suçu yalnızca bir cinayet değil, kendisini insanlığın üstünde görmesidir. Bu düşünce, insanı insan yapan ortak zemini yok eder.

Dostoyevski şu soruyu bırakır:

Ahlâkı kim belirler?

İnsan kendini kuralların üstünde görebilir mi?

Raskolnikov’un trajedisi cevaplarda değil, bu cevapların onu yıkmasındadır. Akıl vicdanı bastırabilir ama yok edemez.

Onun karşısında Sonya vardır.

Sonya, yoksulluğa rağmen insanlığını kaybetmemiştir. Raskolnikov akılla kendini savunurken, o merhametle var olur.

Biri düşünceyle, diğeri acıyla insanı anlamaya çalışır.

Bu karşılaşma iki dünya görüşüdür: biri üstünlük, diğeri kabulleniş.

Dostoyevski insanı ne tamamen iyi ne tamamen kötü görür; karanlığın içinde bir çıkış ihtimali bırakır.

Suç ve Ceza yalnızca bir suç romanı değil, yeniden doğuş ihtimalidir. Bu dönüşüm ani değil, acı ve yüzleşmeyle gelen uzun bir süreçtir.

Gerçek özgürlük, her şeyi yapabilmek değil, sorumluluğu taşıyabilmektir.

Raskolnikov bunu geç de olsa anlar: sorumluluktan kaçmak insanı özgürleştirmez, hapseder.

Bu yüzden roman aslında hepimizin hikâyesidir.

Çünkü herkes zaman zaman kendini haklı görür, hatalarını meşrulaştırır. Ama vicdan her zaman sessizce bekler.

Ve insan eninde sonunda kendisiyle yüzleşir.

Dostoyevski’nin gücü, insan doğasının değişmemesindedir. Dünya değişse de vicdanla mücadele sürer.

Suç ve Ceza şunu hatırlatır:

İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.

En ağır ceza, dışarıda değil içeride başlar.

Raskolnikov’un hikâyesi bir cinayet değil, insanın kendini aşma arzusunun çöküşüdür. Aynı zamanda geri dönüş ihtimalidir.

Belki de asıl soru şudur:

İnsan, kendisiyle yüzleştiğinde mi suçludur; yoksa insan olmayı reddettiğinde mi?

Suç ve Ceza bu cevabı vermez.

Çünkü bazı kitaplar bitmez; insanda yaşamaya devam eder.

Ve Raskolnikov’un karanlığında insan, sonunda kendini görür.

Fakat şu soru aklımızın bir köşesinde yer edinir.

İnsan, kendi vicdanında kurduğu mahkemeden beraat edebilir mi?


Ali Eşki - SON TREN SON VAGON

Soluk soluğa son trenin,
son vagonundaki yerini aldığında
daha ziyade terk edildiklerini düşündüğü insanların, duvarlara kazıdığı şiirlere tanık olmuştu.
Bu şiirler her ne kadar yakalanma korkusu içerisinde yazılmış olsa da,
bu kaygıyı hiç yaşamamış, 
isyan edercesine gelişigüzel yazılmış olanlar da yok değildi.
Buralara bu duyguları aktaran kişiler, 
devlet malına zararı en güzel şekilde verme amacı gütmüş olmalı ki,
baktıkça sevdikleri gelmişti aklına, 
bir daha olsa asla sevmeyecekleri...

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Aylin Özgür - ZAMANIN DOKUNAMADIKLARI


Saadet, öğretmen olduktan sonra doğduğu yerlere pek uğramaz olmuştu.
 Uzak değildi aslında; yolu düşse bir saatte varırdı. Ama iş güç, koşturmaca derken hep erteleniyordu o yolculuk.
Dönem tatiline girince de gitmek yoktu aklında. Derslerine hazırlanacak, eksiklerini tamamlayacaktı. Fakat gerekli bir evrak yüzünden mecburen düştü yollara. 
Annesinin ölümünden sonra babası yeniden evlenmişti. Saadet ne kadar karşı çıktıysa da dinletememişti kendini. Belki de bu yüzden uzak durmuştu o evden. Kırgınlık bazen mesafeden daha uzun sürüyordu.

Kapıyı çaldığında içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Açılan kapı, eskiden “ev” dediği yerden çok uzaktı artık.
İçeri girer girmez üvey annesi göz ucuyla süzdü onu.
“Kalacak mısın bu akşam?” diye sordu.
Saadet kısa bir an durdu.
“Daha yeni geldim,” dedi, sesini zor tutarak. “Önce babamla konuşayım. Hem burası benim evim. Kalırım ya da kalmam, buna ben karar veririm.”
Kadın dudak büktü.
“Şimdiye kadar hiç gelmedin. İnsan merak ediyor… Neden geldin diye.”
Saadet derin bir nefes aldı.
“Aslında bir evrak için geldim,” dedi. “Gelmişken de birkaç gün kalırım diye düşündüm. Evrakın nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Babası araya girdi. Sesi yorgun ama yumuşaktı.
“İyi ettin kızım, geldiğin iyi oldu. Postacı sabahları uğruyor zaten. 
Yarın gelince sorarsın. Sen yoktun diye bize bırakmamış.”
Kısa bir duraksama oldu.
“Sabah erkenden gelir,” diye ekledi, gözlerini kaçırarak.
Saadet, bu sözlerin ardında saklanan isteği hissetti.
Bu, “kal” demenin başka bir yoluydu.
İçinde bir şey yumuşadı. Belki de o evde kalmak için aradığı bahane tam olarak buydu.
“İzninizle odama geçeyim,” dedi.

Eşyalarının taşındığı odaya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında bir an durdu. Burası eskiden kilerdi. Kavanozların, kışlıkların dizildiği yer…
Artık onun odasıydı.
İçeri girdiğinde, eşyaları dışında hiçbir şey tanıdık gelmedi. Oysa bir zamanlar her köşesi ona aitti bu evin. 
Şimdi anılar bile daha sıcak, daha canlıydı.
Yavaşça eski plaklarına uzandı. Tozlu kapakların arasından rastgele birini seçti. Pikaba yerleştirip iğneyi bıraktı.
Çıtırtının ardından tanıdık bir melodi odayı doldurdu.
Saadet gözlerini kapattı.
Bir anda geçmişe gitti. Eski odasına, annesinin sesine, yarım kalmış kahkahalara.
Başını ellerinin arasına aldı.
“Hayat…” diye fısıldadı. “Bizi nereden nereye savurdun böyle?”
Zaman geçmişti. İnsanlar değişmişti. Ev bile başka bir şeye dönüşmüştü.
Ama plaklar.
Onlar hâlâ aynıydı.
Sanki zaman onlara dokunamamıştı.
Gece yavaşça çökerken Saadet yatağa uzandı. Tavana bakarken evin içindeki sessizliği dinledi.
Bu sessizlik eskiden huzurdu, şimdi ise yabancı.
Ama o yabancılığın içinde bile bir tanıdıklık vardı.
Sabah erkenden kalkıp çocukluğunun geçtiği bahçeye uğramayı düşündü.
Belki de hâlâ değişmeyen bir şeyler vardı.
Tıpkı o eski plaklar gibi...
Her daim bir umut vardır 🍀



Metin Özdoğan - ŞAİRİN SÖZÜ


Şair nedir ki
Şarkıların türkülerin sesi
Şairlerin çıkmayan sesi
Şiirler bulur şairi
Şairdir türkülerin özü
Türkülerdir şairin sözü
Şiirleri sevgiyi görür gözü
Şiir dir şairin her sözü
Suçludur şair
Şiirlerinde sevdayı anlatır
Şair derdine dertler katandır
Çünkü doğruyu anlatır
Suçlu olan ben değilim
Aklıma gelen şiirlerim
Aklımda durmayan şiirlerim
Beni yaz diyen hecelerim 
Şair olmasa
Şiir olmaz
Şiir olmasa
Şarkı olmaz
Şiir yazmaya çalışan
Şiir yazdığını sanan
Kendi kendini kandıran

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Metin Özdoğan - GERÇEK SANATÇI


İçimden bir şey gidenleri yaz diyor 
Usta kalemler tek tek gidiyor 
Güzel sesler hep susuyor 
Dünyada rolleri bitiyor 

Gelmiyor gidenlerin yerine 
Güzel yazı yok kalemlerinde 
Şarkılar yok seslerinde 
Roller yok o sahnede 

Öğütler verirdi yazdıkları şiirleri 
Bize yol gösterirdi kalemleri 
Sesleri mest ederdi bizleri 
Örnek alırdık onların rollerini 

Hepsi bir yıldızdı 
Sadece yazdıkları kaldı 
İşte onlardı gerçek sanatçı 
O yüzden sevdi halk oyunları 

Şair olmasa 
Şiir olmaz 
Şiir olmasa 
Şarkı olmaz 


Melek Zehra BALCI - SÜZGEÇ GEÇİŞLERİ

                                                      
   Elimden gelen en içten samimiyetimle hayatımdaki her bir adıma boş verdiğim zamanlar. Mutlu olmak için ruhumdan çok da çabalamadığım, beklentimi karşımdakine defalarca şans vermeden, beni yanıltmayan ilk izlenimime göre tarttığım zamanlarım. Yalnız gibi göründüğüm ama içten içe tanıdığım ve tanımadığım kim varsa onlarla çarpıştığım bir karmaşa sanatı bu. Fikirlerim ve deneyimlerim hava da raks ediyor resmen, dışarıdan bakıldığında sessiz gibi görünen.

   Penceremin önünde kahvemden duman sızarken düşünüyorum bunları. Çökmüş bedenim yine aynı noktada. Bu zamana kadar yaşadıklarım hızlıca kayıp gidiyor gözlerimden ama yaşarken bu kadar hızlı olmayışları şimdilerde gülmeme sebep oluyor tabii. Sütle rengini sakinleştirdiğim kahvemden her bir yudum alışımda güneş biraz daha yukarı çekiyor kendini. Halbuki dün akşam bitirirken kendini, nasılda alevlere vermişti etrafını ama şimdi o anlar hiç yaşanmamışçasına nasıl da sakin bir aceleyle yukarıya çekiyor kendini. Bu ne özgüven, bu ne sakinlik, bu ne münhasırlık.  

   Benim ömrümde binlerce defa doğmamışçasına, ilk kez gözlerimi ona çevirmişim gibi tam karşımda şimdi. Bedenimin çatlamış yerlerinden ruhuma sızıyor ve sorgusuzca ısıtıyor ruhumu. Üşümüş olduğunu da nereden biliyor? Her kıştan sonra hava değil, ruhum ısınıyor. Daha kaç kez böyle ısınır? Pencerem ilk günler gibi değil artık. Soğuk sızdırıyor, yenilenmek istiyor ama benim onu yenilemek gibi bir kaygım veyahut ihtiyacım yok. Meyvesine alerjim olan incir ağacına dikiyorum gözlerimi, küçükken dalları en güvendiğim liman olurken, meyvesi de hediyem olurdu. O zamanlardan şu ana kadar bendenizde neler değişti de şimdi tolere edemiyorum o hediyeyi?

  Güneşin yangınlarında neler değişti bende? Kaç kez yazdan kalma anılar eşlik etti bana kışta? Her kış titrerken; zihnim gelecek olan üç aylık ısınmaya güvenmedi mi hep? Peki ya bu sonsa? Bir daha incir ağacına vurmazsa o yangının yansımaları? Eski penceremin gıcırdayan gövdesi akşam rüzgarlarında bir daha titremezse ya? O zaman biter mi ömrüm? Korku mu hissettiğim yoksa yeniden var olma ihtimali mi? Ya güneşe daha yakın düşerse yeni benliğim o zaman burada geçen yıllara acımaz mı ruhum? İnsan tamda böyle bir nankörlükle kör olmamış mıdır zaten? 
   Geleceğin var olmayışından geçmişin pişmanlıklarına kadar uzanan bir beşer boğulma hissi bu insanlık alameti. Şu an da kalamayışın gölgesi, hayatımızın üzerinde ki. Üstündekileri bildiğimizden altındakilerden korktuğumuz ve korkumuzun siyahını hayatımızın renkleriyle soldurduğumuz. Siyah neye değerse kendine çeker, renk almaz asla. Güneş tepeden çekilince karanlığın en zifirini kendimize yuva edindiğimiz, kendimize yazık ettiğimiz, siyahın gücünü küçümsediğimiz tam da adını alan karamsarlık gölgesinin yansımaları bu gözlerimizden geçen. Geçen ama geçip gitmeyen, orada kök salan.

   Zamanının ne kadar kaldığı hakimin kendisinde saklı. Hayatım daha kaç kez yaza gebe kalır bilemem elbet, elimdeki kahve soğurken bile onu hazırlayan bana sormadı ‘gidebilir miyim?’ diye. Cevabı derinlerin dibi olan sorular sadece şu anı zora sokmaya yarar. İhtimal bu ya içinde bulunduğun sıcaklık şu anına en yakın olandır. Tüm bu süzgeç geçişleri zihnimden geleceğime geçiş yaparken; elimde düşüncelerimle soğuyan kahveme üzüleceğime, yerimden kalkıp, doğan sıcacık güneşin şerefine kupama buzlar attım. Şimdi elimde buzlu güzel bir kahve var. Soğuyan bir kahve değil. Açımı bakışıma değil de bakışımı doğruya doğru kayan açıya yöneltmek buzlu güzel bir kahveye sebep oldu. Sıcacık günün serinlik sebebi. 
                                                                                                                   

23 Temmuz 2026 Perşembe

Göfan Dalo - ŞAŞMA



Şarkılarımın şiiri olur
güzel gözlerin.
Akşamın rüzgârı;
yeni kurumuş saçlarındır.
Şaşırmam ben,
parmak uçlarından aşırdığım,
pembe nağmelere.
Mavileri, yeniden işlerim,
sonsuzluğa açılan gözlerimle.
Asmalara asarım kendimi,
gönlümün üzümlerini binbir
hevesle beklerken.

Metin Özdoğan - ŞEHİT KALEMLER



Taşımadı onu bir omuz 
Çoktu ondan umudumuz 
Unutmadık unutmayacağız 
Savaş şehidimiz Âdem Yavuz 
Bir kurşun kalemi susturdu 
Yolu atasının yoluydu 
Yazıyordu dosdoğru 
Unutmadık Uğur Mumcuyu 
Doğru yazıyordu kalemi 
Kalemini hiç eğmedi 
Doğru yoldan gitti 
Unutmadık Apdi İpekçi'yi 
Kalemi yazı yazmaya aç 
Gittiği yol düz değil hep yamaç 
Kelimeleri de ona aç 
Seni unutmadık Çetin Emeç 
Kalemi duruyordu hep dik 
Yazdıklarını hep sevdik 
Kendi duruyordu dimdik 
Unutmayacağız seni Hrant Dink
Koşup giderdi her yere 
Sığmadı ne yere göğe 
Yerde sürüklendi yok yere 
Unutmadık seni Metin Göktepe
Şair olmasa 
Şiir olmaz 
Şiir olmasa 
Şarkı olmaz 


Selen Gürsoy - İÇİMDEKİ KÖR NOKTA


 Saat kaç? 
Işıklarım kapalı, perdeler örtülemiş pencerelerimi, göremiyorum dışarıyı. 
Gözlerim, onlarda gölgelenmişti böyle bir zamanlar. 
Göremediğim halde, reddettiğim gerçeklerle dolu zamanlardı. 
 
O zamanlar... 
Perdeler gülüşün, kalbimse birden göz kesilmişti başıma. 
Önceden de pek düşünemeyen ben hepten bırakmıştım düşünmeyi. 
Sadece sonsuza atan, muattal, perdelenmiş bir kalptim. 
Ama sorsanız halimi hatrımı: " Benden iyisi yok" derdim. 
 
Hiç unutmam, daha tanımıyordum bile seni... 


Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA

Sigara gibi yandıktan sonra Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra Beni sevsen ne olur Sevmesen ne olur Anlasan ne olur Anlamasa...