Bir insan, işlediği suçtan mı mahkûm olur; yoksa kendi vicdanında kurduğu mahkemeden mi? Dostoyevski’nin Suç ve Ceza'sı, insanın akıl ile vicdan, özgürlük ile sorumluluk ve kibir ile merhamet arasında sıkışan ruhuna açılan karanlık bir kapıdır.
Seyit Orhan Kolay
Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, insanın kendi varlığıyla hesaplaşmasına açılan derin bir metindir. Romanı yalnızca bir cinayet ya da mahkûmiyet hikâyesi olarak okumak, asıl meselenin özünü kaçırmaktır. Çünkü Dostoyevski’nin derdi suçtan çok, suçtan sonra başlayan iç mahkemedir.
Raskolnikov bu mahkemenin hem sanığı hem hâkimi hem de mahkûmudur.
Yoksulluk ve yalnızlık içindeki genç bir öğrencidir. Ama asıl yoksulluğu maddî değil, zihinseldir. İnsanlardan uzaklaştıkça kendisini üstün görmeye başlar.
Zihninde insanları ikiye ayırır: sıradanlar ve olağanüstüler.
Ona göre bazı insanlar büyük amaçlar için ahlâkı aşabilir. Bu düşünce zamanla bir teori olmaktan çıkar ve bir deneye dönüşür.
Ve Raskolnikov bu fikri sınamak için bir cinayet işler.
Ama beklediği sonuç gelmez. Kendini üstün hissetmek yerine içten içe çöker. Onu takip eden artık polis değil, vicdanıdır.
Dostoyevski burada suçun cezasını mahkeme öncesinde başlatır.
Raskolnikov’un cezası çoktan başlamıştır: korkular, hastalıklar ve zihinsel çöküş. Hukuk yargılamadan önce vicdan hükmünü vermiştir.
İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.
Onun suçu yalnızca bir cinayet değil, kendisini insanlığın üstünde görmesidir. Bu düşünce, insanı insan yapan ortak zemini yok eder.
Dostoyevski şu soruyu bırakır:
Ahlâkı kim belirler?
İnsan kendini kuralların üstünde görebilir mi?
Raskolnikov’un trajedisi cevaplarda değil, bu cevapların onu yıkmasındadır. Akıl vicdanı bastırabilir ama yok edemez.
Onun karşısında Sonya vardır.
Sonya, yoksulluğa rağmen insanlığını kaybetmemiştir. Raskolnikov akılla kendini savunurken, o merhametle var olur.
Biri düşünceyle, diğeri acıyla insanı anlamaya çalışır.
Bu karşılaşma iki dünya görüşüdür: biri üstünlük, diğeri kabulleniş.
Dostoyevski insanı ne tamamen iyi ne tamamen kötü görür; karanlığın içinde bir çıkış ihtimali bırakır.
Suç ve Ceza yalnızca bir suç romanı değil, yeniden doğuş ihtimalidir. Bu dönüşüm ani değil, acı ve yüzleşmeyle gelen uzun bir süreçtir.
Gerçek özgürlük, her şeyi yapabilmek değil, sorumluluğu taşıyabilmektir.
Raskolnikov bunu geç de olsa anlar: sorumluluktan kaçmak insanı özgürleştirmez, hapseder.
Bu yüzden roman aslında hepimizin hikâyesidir.
Çünkü herkes zaman zaman kendini haklı görür, hatalarını meşrulaştırır. Ama vicdan her zaman sessizce bekler.
Ve insan eninde sonunda kendisiyle yüzleşir.
Dostoyevski’nin gücü, insan doğasının değişmemesindedir. Dünya değişse de vicdanla mücadele sürer.
Suç ve Ceza şunu hatırlatır:
İnsan başkalarından kaçabilir ama kendisinden kaçamaz.
En ağır ceza, dışarıda değil içeride başlar.
Raskolnikov’un hikâyesi bir cinayet değil, insanın kendini aşma arzusunun çöküşüdür. Aynı zamanda geri dönüş ihtimalidir.
Belki de asıl soru şudur:
İnsan, kendisiyle yüzleştiğinde mi suçludur; yoksa insan olmayı reddettiğinde mi?
Suç ve Ceza bu cevabı vermez.
Çünkü bazı kitaplar bitmez; insanda yaşamaya devam eder.
Ve Raskolnikov’un karanlığında insan, sonunda kendini görür.
Fakat şu soru aklımızın bir köşesinde yer edinir.
İnsan, kendi vicdanında kurduğu mahkemeden beraat edebilir mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder