Üstü çizilmiş, tuşları koparılmış, grafitiyle kirletilmişti.
Yanlış bir yerde duruyordu; kimsenin müzik dinlemek istemediği bir sokakta sessiz, hüzünlü kırgın.. Zamanında kendi halinde duran bir piyanoydu ahşapları oymalı dikkat çeken. Herkesin çalmak istediği.. Tuşlarına basanlar olmuş ama sesini çıkarmamış piyano. Bazısı yanına gelmiş usta bir piyanistmiş gibi onu çalmak için ne sözler ne vaadler vermiş. İnanmış piyano bakmış dıştan gördüğüne, her tuşa bastığında o insanın sarhoş ederesine güzel olan seslerini çıkarmış.. Ama zamanla fark etmiş.. Aldanmış, Aldatılmış.
Çoğu insan yanından geçmiş oysa..
“Bozuk,” demiş.
“Eskimiş.”
“Çalınmaz artık.”
Oysa sorun piyanoda değildi bunu görememişler.
Sorun, onu dinlemesini bilmeyen ellerdeydi. Çalamaya niyeti olup onu kandıranlardaydı.
Bazı şeyler yanlış yerdeyken çirkin görünür.
Yanlış bakışlarda, yanlış niyetlerde, yanlış zamanlarda…
Değeri, kusur sanılır.
Bu piyano da öyleydi.
Birileri tuşlarını sökmüş,
birileri üstünü karalamış,
birileri sustu sanmıştı.
Ama müzik gitmez aslına bunu görememiş bazı ruhlar.
Sadece içine çekilir.
Isıyı donduran şey, sesinin olmaması değildi.
Dokunulduğu her elde biraz daha soğumasıydı.
Çalmak için değil, sahip olmak için yaklaşan ellerde.
Bazı insanlar sanat eserlerini tamir etmez.
Onları tüketir.
Bu piyano hâlâ değerli.
Çünkü kırılmış olması, hikâyesini eksiltmez.
Aksine, derinleştirir.
Bir gün biri duracak.
Grafitiyi değil, altındaki ahşabı görecek.
Kopuk tuşları değil, kalan sesi dinleyecek.
Ve o zaman bu piyano,
ilk kez doğru yerde olacak.
Çünkü bazı şeyler bulunmaz.
Onlar, anlayan ellere denk gelir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder