21 Temmuz 2026 Salı

AHMET TAŞPINAR (Dizge Kalem) - PANEM ET CİRCENSES MODERNİ


İmparatorluklar, devletler, şirketler ve buna benzer tüm oluşumların ortak noktaları nedir bilir misin? Bir düşün bakalım. Düşün düşün, öyle koyverme hemen. Çünkü seni hiç beklemediğin bir yerden vuracağım. Şu an seni buna hazırlıyorum.    
Baba dayağı yemeden önceki halı deseni inceleme olayını biliyorsun değil mi? O an, o halıyı incelemekten başka çaren yoktur. Etrafa da bakamazsın, çünkü baban sinirlidir ama komiktir aynı zamanda. Sen de melun melun bakarsın çocukluğunda oyuncak araba sürdüğün o halı desenlerine... Baban da o sırada bağırır. O bağırmanın nedeni, kendisini dayağa karşı motive etmek ve seni de psikolojik olarak ona hazırlamaktır. Heh, ben sana tam olarak onu yapıyorum. Sana dayak atacağım bu yazımda, ve sonunda o şamarı suratına yiyeceksin.
Tabi, dayak yemen için önce onu hak etmen lazım. Haksız yere dayak atan biri değilimdir, yine iyisin. Senin bu dayağı yeme sebebin yazdıklarımın farkına varamaman olacak. Tabi, o dayaktan sonra akıllanıp bir daha yaramazlık yapmayanlarınız da vardır, umurunda olmayıp o dayağı yediğiyle kalanlar da. Dayağı hak ettiğin kesin, ama o dayaktan ders çıkarıp çıkarmaması sana kalmış pek sevgili okur.
Toplum mühendisliği lafını son zamanlarda duyuyorsundur. “Bu toplum mühendisliği ne ola ki?” diye sormamışsan üzülme. Sana toplum mühendisliğinde kullanılan en derin taktiklerden birini anlatacağım ve seni bu gerçekle yüzleştireceğim.

Toplum mühendisliği; öyle üniversite sınavıyla kazanıp okuyabileceğin, diğer mühendislik öğrencilerinin endüstriciler gibi “Excel Mühendisi” diye dalga geçebilecekleri bir alan da değil. Öyleyse toplum mühendisi ne yapar? Bir toplumun nasıl uyutulacağı ve yöneticilerin çıkarına uygun bir toplumun nasıl inşa edilebileceğinin en temel uygulamalarından biri üzerine düşüneceğiz.
Öyleyse konuya giriyorum bu kadar girizgâh yeter. Hazır halı desenlerini inceliyorken şunu fark ettireyim sana: Senin halı desenlerini inceleme nedenin babanın sana bağırması mı, yoksa babanın seni ona mecbur bırakması mı? Öncelikle benden sana tavsiye: öyle bir durumda cevabı biliyorsan da cevaplama, çünkü o an babana cevap veremezsin. Dayağın süresini ve şiddetini artırmak gibi bir çaban yoktur diye düşünüyorum?

Neyse, bu kadar cıvıklık yeter. Soruyu cevaplıyorum: Senin ona mecbur bırakılmandan dolayı halı desenlerini inceliyorsun. Çünkü insan başını eğdiği anda yukarıda ne olup bittiğini kaçırır. Sana yazının başında söylediğim imparatorluklar, devletler ve şirketler bu baba dayağı mevzusunu çok erkenden çözdü. Bu yüzden hepimize yüzyıllardır dayak atıyorlar ama siz atılan dayağın farkında bile değilsiniz. 
Roma, bu baba dayağına bir isim vermiş sevgili okur: Panem et Circenses. Panem baba, circenses ise dayak anlamına gelmiyor, yanılıyorsun. Latincede Ekmek ve Sirkler anlamına geliyor. Bir deyimden öte insanı çok iyi tanımlayan bir tespit kanımca.

Roma yöneticileri şunu yapıyorlar: Halka bedava ekmek dağıtıyor ve eğlenmeleri için etkinlikler düzenliyorlardı. İyi de bunu neden yapsınlar? Bu devleti batıracak bir hamle değil mi? Değil işte. Mevzu devletin batıp batmaması da değil, halkı manipüle etmek ve kontrol altına almak. İnsanlar gündelik hayatta istedikleri kadar ezilsinler, akşam önlerine ekmek ve eğlenecekleri bir gladyatör dövüşü koyulduğunda önceki sabah ne kadar ezildiklerini unutuyorlardı. Günü kurtarıyor ve yarınla ilgilenmiyorlardı. Soru da sormuyorlardı bu yüzden. Yani insanlar aç değilse ve oyalanacak bir şeylere sahiplerse yöneticilerden pek bir şey istemiyorlar ve onların yaptıklarını da sorgulamıyorlar. Politikaya, düşünceye, yönetime, adalete kafa yormuyor, haklarını da aramıyorlar. Böylelikle yöneticiler halkı istediği gibi yönetmiş oluyordu. 
Bu sistem uzun bir süre çalıştı. Çünkü insanın ezik doğasına fazlasıyla uygundu. Kısa vadeli haz, uzun zamanlı düşünceden her zaman daha çekicidir. Uzun vadede düşünmek ve kafa yormak insana hazdan ziyade ızdırap çektirir.

Roma yıkıldı belki ama bu sistem hiç yıkılmadı, sadece şekil değiştirdi. Asıl mesele Roma falan da değil, insanın kendisi ve karşı koyamadığı doğası. İnsan düşünmekten kaçmaya meyilli bir varlıktır. Çünkü düşünmek yük demek, sorumluluk demek, hata yapma ihtimali ve konforundan kaçmak demek.
Ve dikkat edin, insanlar özgür olmak istiyorum derler ama asıl istedikleri şey özgürlük falan değildir. Özgür olmak başka bir şey, kendini özgür zannetmek ise bambaşka. Onların özgürlük kavramı rahatlıkla kardeştir. Ne kadar rahatlarsa o kadar özgür olduklarını düşünürler.
Özgürlük risklidir, rahatlık ise güvenlidir. O yüzden birisi çıkıp “Sen düşünme ben hallederim” dediğinde insanın kulağı kabarıverir ve rahatlar. Bunu söyleyen ister imparator olsun, ister ideoloji ister teknoloji. Hiç fark etmez. İnsan düşünmeyi devrettiği anda rahatlar. Ama o rahatlık da insanı özgürlüğünden eder.

Roma halkı hiç de öyle kandırılmış ve zavallı değildi. Kimse onları zorla arenaya sürüklemedi, ekmeği de zorla ağızlarına tıkmadı. Bunu zamanla alıştıra alıştıra yaptılar. İnsanlar kendi isteğiyle kendilerine verilene razı oldu. İzlemek, görmek, yemek ve dinlenmek istedi. Çünkü bunlar hem düşünmekten daha cazip, karşı çıkmaktan daha konforluydu. İnsanlar bunlara maruz kalınca günü kurtarıyor ve yarınla ilgilenmiyorlardı. Sabahki yaşadıklarını da çoktan unutmuş hâle geliyorlardı. 
Hiçbir imparatorluk, devlet, şirket veya kurum iç karmaşa yaşamak istemez. İsyan da istemez. İstediği şey huzur ve düzendir. Roma bu sözde huzur ve düzeni, halkı oyalama ve manipülasyonla yapıyordu. Ekmek açlığı bastırır, gösteri de öfkeyi. Roma yıkıldı bitti belki ama bu yöntemler hiçbir zaman yıkılmadı. Sadece şekil değiştirdi.

Asıl mesela Roma falan da değil, insanın ta kendisi. İnsan düşünmekten kaçmaya meyilli bir varlıktır. Çünkü düşünmek yük demek, yüzleşmen gereken gerçeklerin varlığıyla cebelleşmek demek, sorumluluk ve konforunun bozulması ihtimali demek.
Burada hiç kendimizi kandırmayalım. Teknoloji başını alıp gitti diye insan bir anda değişmedi. Beynimiz hâlâ aynı beyin ve hâlâ atalarımızdan gelen mirasları taşıyoruz. Zaaflarımız aynı. Kolaya kaçma isteğimiz de aynı. Hatta belki daha da güçlü. Roma’da seni uyutan sirkler vardı, bugün seni uyutan ekranlar var. O zaman ekmek vardı, şimdi envai çeşit yemek ve konfor var. Refleks hep aynı fark ettin mi? Oyalandığım ve zevk aldığım sürece sıkıntı yok. Panem et Circenses de bu yüzden sadece eski bir laf değildir. Bu, insanın değişmeyen doğası ve neye meylettiğidir. Her çağ ise kendi ekmeğini ve sirkini üretir. Tıpkı şu an ve öncesinde olduğu gibi.
Bana göre işin çok daha can alıcı bir tarafı var. İnsan doğasının rahatına düşkünlük meyli bana göre sadece psikolojik ve toplumsal değil. Çok daha kökten ve derinden geliyor. Daha temel aslında. Evrenin çalışma biçimiyle ilgili demeliyim.

Evren karmaşayı sevmez. Ya da daha doğru söyleyeyim: Evren, enerjiyi en az harcayacağı hâle doğru akar. Fizikte buna entropi diyoruz. Sistemler zamanla daha düzenli hâle gelmeye çalışır ve enerjiyi az harcamak ister. Aynı insan doğasındaki gibi. Zor olan değil, kolay olan seçilir. 
Bir topu yokuş yukarı çıkarmak zordur ama aşağı yuvarlaması kolaydır. Düzen kurmak emek ister, ama o düzeni bozmak saniyelerini alır.
Odamda volta atarken düşündüğüm şeyleri şimdi sesli düşüneceğim. Şimdi durup düşünelim: İnsanın doğası bu evrenin dışında veya bu evrenden bağımsız bir şey mi?
Hayır, değil.
İnsan da enerjiyi az harcamak ister. Sürekli hesap yapmak, sorgulamak, şüphe etmek, karar vermek… Bunların hepsi ciddi zihinsel maliyet ve enerji demektir. Beyin için düşünmek metabolik olarak pahalı bir süreçtir. O yüzden beyin mümkün olan her durumda iş yükünü azaltmaya çalışır.
Bence bunlar evrenin çalışma prensibiyle fazlasıyla bağlantılı şeyler. Entropi ile insan doğasının fazlasıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Beynin derdi hakikat falan değildir, yemeyelim birbirimizi. Tek derdi verimliliktir. O yüzden kalıplar oluştururuz, o yüzden değer yargılarımız vardır, o yüzden alışkanlıklara sıkı sıkıya bağlanırız. Bir şeyi sıfırdan düşünmek ve tasarlamak, sana söyleneni tekrarlamaktan daha yorucudur.
Basmakalıp yolları tekrar ettiğimizde ne olur peki? Beyin rahatlar, çünkü vereceği cevap hazırdır ve düşünmesi gerekmez. Yük kalkar, entropi düşer ve kararlılık artar. İşte burada çok ama çok ince bir çizgi var. Beynin iş yükünü azaltmak kısa vadede konfor getirir ancak uzun vadede insanın düşünme kasını köreltir. Tıpkı kullanılmayan bir kasın zamanla körelmesi gibi. İşin kötü yanı, insan düşünce kasının köreldiğini anlayamaz bile. Çünkü yokluk sessizce ve usul usul gelir. Farkına bile varamazsın.
Düşünmek yerine izlemek, karar vermek yerine sorgulamadan kabul etmek, hayasızca ekran kaydırmak… Bunların hepsi beynin enerji tasarruf modudur. Evet, entropik olarak mantıklıdır ama insani olarak oldukça tehlikeli eylemlerdir.
Çünkü insanı insan yapan şey, evrenin doğal akışına zaman zaman direnebilmesidir. Düşünmek ise tam olarak böyle bir şeydir. Doğru olanı seçmeye çalışmaktır. Zahmetli ve yorucudur. Ama gerçek özgürlük dediğimiz şey de zaten bu çatlaktan sızar.

Teknoloji, beynimizin tam olarak arzuladığı şey diyebiliriz. Hele ki yapay zekâlar da fazlasıyla gelişince insanoğlu düşünmeyi hepten bırakacak. Özellikle yapay zekâ devriminde beni en çok korkutan husus bu. Çünkü teknoloji insanın en ilkel dürtüleriyle oynuyor. Senin düşünmemeni istiyor. Bunu öyle fark ettirmeden ve nazikçe yapıyor ki… Kimse seni zorlamıyor. Sadece senin adına seçenekleri daraltıyorlar. Şimdi yapay zekâ ile bunlar çok daha üst seviyeye çıkacak. Artık sadece ne izleyeceğimizi değil, ne düşüneceğimizi şekillendiren sistemler var. Beynin yükünü fazlasıyla azaltıyor. 
Etrafımdan gördüklerimi de yazacağım buraya. Hayret ettiğim bazı noktalar var. Bu da insanların hiç iyi bir yere gitmediğini gösteriyor bence. Sosyal hayatın her alanında yapay zekâyı kullanıyorlar. Kullanın ama bir yere kadar olsun. Bir arkadaşıma hocasından bir e-posta gelmişti. Aramızdaki konuşmaları aynen yazıyorum:

“Aga, ne cevap yazayım?”
“Basit ve samimi bir teşekkür?..”
“İyi de nasıl teşekkür edeceğim?”
Bu cevaptan sonra beynimde meydana gelen karıncalanmaları hissettim ve tüm dünyanın yükünü ciğerlerime çekercesine bir nefes aldım, ardından nefesi sakin sakin dışarıya verdim gözlerinin içine bakarak. O nefesten anlaması gerekeni anlamış olacak ki gitti hemen e-postayı yapay zekâya attı ve onun verdiği samimiyetsiz teşekkür cevabını hocaya gönderdi. O derin iç çekişten bunu anlamasına mı üzüleyim neye üzüleyim şaşırdım kaldım. Yok artık dedim, bu kadar da olmaz. İnsanın en temel yapması gereken ve insanı insan yapan şeylerden birisi iletişimdir. Hele ki samimi bir iletişimi ve vereceğin cevabı bile onun belirlemesi çok saçma geliyor bana. Buna benzer birçok olaya şahit oldum ve beni oldukça düşündürüyor.

Şimdi diyeceksin: “Eeee ne var bunda? Ne olmuş yani sormuşsa, sende hemen her şeyi ciddiye alıyorsun. Ne güzel yardım almış işte?” 
Aynen aynen. Bugün daha yapay zekâ devriminin başında bunlar yaşanıyorsa beş yıl sonrasını düşünemiyorum. Beyninizi yavaş yavaş teknolojiye devretmeye başladığınızda demek istediklerimi çok iyi anlayacaksınız ama iş işten çoktan geçmiş olacak.
Modern çağda bilgiye hükmeden dünyaya hükmeder. Bunu anlamayan, yeni ve doğru bilgilerle kendini güncellemeyen, bilime ayak uyduramayan toplumlar hep geri kalacak ve bilgiye hükmedenler geri kalanları acımasızca kontrol edecek. Bilgiyi yöneten ve gücü elinde bulunduranların hep iyi niyetli olacağını nereden biliyorsun pek sevgili iyilik perisi arkadaşım? 
Teknoloji ve yapay zekâ, akıllıca kullanıldığı ve insanı insanlıktan çıkarmadığı sürece mükemmel bir araçtır. Ben ne teknolojiye köle bir teknoloji fetişistiyim ne de teknolojinin getirdiği kolaylıkları ve gelişmeleri göz ardı edecek bir pesimist. Ben sadece bunların akıllıca kullanılması, insanın düşünme kasını köreltmemesi gerektiğini söylüyorum. Şu anki Panem et Circenses, ekmek ve sirklerle yapılmıyor. Şimdiki uyutma araçları ekmek ve sirklerden daha tehlikeli. Bunun farkına varıp teknolojiyi akıllıca kullanmamız gerekiyor. Ne ona karşı çıkalım, ne de köle olalım. Her şey insanın kontrolünde olsun istiyorum.
Tarihte hiç kimse düşünmeyi bir anda bırakmadı. İnsanlar hep küçük kolaylıklar seçti. Her biri mantıklıydı aslında, makul ve masum nedenlerdi. Ama bu küçük nedenlerin toplamı düşünmeyen bir toplumu ortaya çıkardı. 

Panem et Circenses Moderni tam olarak bu sevgili okur. Kimse sana zorla sus demiyor. İzle ve keyfine bak diyor. Bugün kimse sana düşünme demiyor, kaydır gitsin diyor. Ve insanlar bu rahatlamayı özgürlük zannediyor. Rahatlamak başka bir şeydir, uyuşmak başka. İnsan olarak pek tabii rahatlayacağız, bu bizim hakkımız ama uyuşmayacağız. Düşünmemek dinlenmek değildir, teslim olmaktır. Eğer düşünme yetini sürekli dışarıya devredersen, bir gün geri almak istediğinde ortada bir şey kalmayabilir. O zaman insan yönetilmeye hazır hâle gelir. Ne istediğini bilen değil, ne sunulursa kabul eden birine dönüşür. Ve tam olarak burada tarih devreye girer. Bizi yönetenler her zaman iyi niyetli olmayacak. Nadir kişiler dışında hiçbir zaman da olmadılar. Bugün teknoloji bize yardım ediyor olabilir, ama yarın kime hizmet edeceğini bilmiyoruz. Bu yüzden tedbirli olmalı ve aklımızı kullanmayı bırakmamamız gerekiyor. Kontrolü elinde tutan yönü belirler, düşünceyi elinde tutan ise geleceği.
Panem et Circenses biçim değiştirdi ama insan hiçbir zaman değişmedi. Ve insanlar rahatına alıştığında, kendini özgür zannettiğinde, gerçek özgürlük sessizce ellerinden kayar gider.
Hazır halı desenlerine bakarak hayatı sorgularken ve seni uyuşturmuşken daha da rahatsız edici konulara gireyim mi? Daha derin mevzulara… Dinlerdeki cennet tasvirlerini düşün. Bir kez cesaret edip gerçekten düşünsene. Altından ırmaklar akan köşkler, uçsuz bucaksız bahçeler, sonsuz huzur, zevkin doruklara ulaştığı bir hâl… Soru yok, tereddüt yok, arayış yok… Cennet, kelimenin tam anlamıyla bir rahatlama hâli. Orada aklını zorlaman gerekmiyor. Doğru mu yanlış mı diye sorman hiç gerekmiyor. Çelişki yok, belirsizlik yok, risk yok. Ve bunlar insanlara hep çekici geliyor. Çünkü insanlar belirsizlikten nefret eder. Griyi sevmez insan. Ya siyah olsun ya beyaz der. Çünkü belirsizlik durumunda insan bir cevap bulmak ister. Bu da insanı aklını kullanmaya iter. Şüphe, belirsizlik, hata yapma ihtimali… Bunların hepsi insanın kaçacağı şeylerdir. 

Cennet vaadi tüm bu yükleri ortadan kaldırır. Bak dikkat et, burada dinlerin doğru olup olmadığı gibi bir konuyu tartışmıyorum. İnsanın neye meylettiği ve neye inanmak istediği gibi çok temel bir şeyden bahsediyorum. Cennet tasvirleri de bu yüzden çekicidir. Bu yüzden inanılır ve bu yüzden tutulur. Bu bir zayıflık değildir, aksine insani bir hâldir. Farkında olmasan da entropi devrededir. Zihinsel gürültünün sıfırlandığı ve maksimum kararlılığa ulaşılan bir hâl… Düşüncenin askıya alındığı, çatışmaların bittiği o son durak. Evren nasıl ki maksimum kararlılığa ulaşmaya çalışıyorsa, insan da zihinsel yükünü sıfırlayıp maksimum kararlılığa ulaşmak ister. Cennet ise bu anlattıklarımın sadece kutsal ve uhrevi bir anlatımıdır.
İşin ironik kısmı da şu: Dinlerin büyük bir kısmı insanı düşünmeye çağırır. Aklını kullan, ibret al, sorgula, fark et der. Metinler bunlarla dolu değil midir? Körü körüne inanma denir, akletmeye çağrı yapılır, insanın bir şeylerin farkına varıp o dini bulması istenir. Yani bu dünya bir düşünme alanı gibi çizilir. Ama işin sonunda ödül olarak sunulan yer, düşünmeye artık gerek olmayan bir alandır. Cevaplamaya çalıştığım sorulardan sadece birisi…
Cennet tasvirleri çatışmasızdır, çelişkisizdir. Soru barındırmaz. Doğru zaten doğrudur, yanlış olan da hak ettiğini bulmuştur. Karar vermek gerekmez, şüphe duyman da gerekmez, tereddüt etmene de hiç gerek yok… Her şey olması gerektiği gibidir.

Varılacak yer ise düşünmenin sona erdiği yerdir. İnsan buna hep razı olur. Roma halkı arenada düşünmüyordu. Bugün ekran başında kaydırırken düşünmüyorsun. Öte dünya anlatımlarını dinlediğinde düşünmeden huzur buluyorsun. Şekiller değişir ama öz hep aynı kalır.
Bu dünyada düşünmek varılacak bir yer değil, katlanılması gereken bir süreç gibi anlatılır. Düşünmek yalnızca bir araçtır. Düşünmek; özünde kutsal bir hâl değil, zahmetli bir görevdir. İnsan düşünerek olgunlaşır ama düşünerek huzura ermez. Huzur, düşünmenin bittiği yerde başlar gibi sunulur.
Bu yüzden cennet çekicidir. Çünkü insan aklıyla gurur duyar ama aklından da yorulur. Soru sormayı sever ama cevapsızlıktan nefret eder. Özgürlük ister ama belirsizlikten korkar. Düşünmek insanı büyütür ama fazlasıyla yıpratır.
Dinlerin burada yaptığı şey özünde insani bir denge kurmaktır. Bu dünyada düşüneceksin, çünkü başka çaren yok. Ama merak etme, bir gün artık düşünmek zorunda kalmayacaksın. Bu bir tesellidir ama insan bu teselliyi çok erkenden istemeye başlar. Daha yol bitmeden düşünmeyi devretmeye çalışan insanı bu dünyada hiç güzel şeyler beklemiyor.

Ama şunu da unutmamak lazım. İnsan düşünmeyi nihai amaca ermek için bir araç olarak görmeye başladığında düşünme eyleminin kendisi değersizleşir. Düşünmeyi araç olarak gören kişi ise içten içe şuna alışır: Düşünmek geçici bir külfettir, asıl ideal hâl, düşünmemenin huzurudur.
Bu bakış açısı sadece dinlere özgü de değildir. Hayatın ta kendisine sızar. Politikaya, siyasete, topluma, teknolojiye…
“Bunu düşünmene gerek yok”
“Uzmanlar sizin için hallediyor”
“Buna kafa yormayın çünkü liderimiz sizin içi düşündü”
Gibi gibi… Daha bir sürü örnekle çoğaltabiliriz. Ve şu soruyu sormak gerekir: Eğer nihai ideal, düşünmenin sona erdiği bir hâlse, o zaman insan düşünmeyi neden bu kadar ciddiye alsın?
Belki de bu yüzden insanlık sürekli düşünceyi yücelttiğini söyler ama ödüllendirilenler hep düşünmeyenler olur. Uyum sağlayanı, rahat edeni, yanlışı gördüğü hâlde ses çıkarmayanı… Çünkü düşünmeyen insan huzurludur, huzurlu insan ise sorun çıkarmaz.
Bu, kötü niyetli bir plan olmak zorunda değil. Bu, insan doğasının bir uzantısı. İnsan kendi zihinsel sınırlarını bilir ve içten içe artık düşünmek zorunda kalmayacağı bir yer hayal eder. Cennet ise bu hayalin en saf ve masumca hâllerinden sadece birisi…
Asıl mesele şu: Eğer insan, düşünmenin geçici bir yük olduğuna kendini ikna ederse, bu dünyada da düşünmekten kaçmanın yollarını arar.

Cenneti beklemeden bizim için kurdukları cennetçikleri istemeye başlarız içten içe. Sorun cennette değil, cenneti erkene alma arzusunda.
Yine rahatsız edici gerçeklerden biriyle yüzleşiyor insan: İnsan, çoğu zaman özgürlüğü değil, rahatlığı ve huzuru ister. Düşünme özgürlüğü bile belli bir yerden sonra yorucu gelir. O yüzden insan, kendisinden düşünme yükünü alan her şeye içten içe yaklaşır. Bu ister Tanrı olsun, ister cennet, ister imparator, ister patron, ister algoritma… Hepsi sana aynı vaadi verir: “Sen düşünme ve yükü bana bırak” der. İnsan da sorgulamadan bırakıverir düşünme yükünü.
Sorun inançta ve dinde de değil. Sorun, düşünmeyi tamamen devretmekte. Çünkü aklın askıya alındığı yerde birileri senin yerine düşünmeye başlar. Ve o birileri her zaman senin iyiliğini düşünmez.
Cennet tasvirleri bile insanın bu karşı konulamaz eğilimini bize acımasızca gösteriyorsa, dünyadaki kolaylaştırıcı sistemlerin neden bu kadar hızlı kabul görüp tutulduğunu anlamak zor değil.  
Hepimiz şunu kabul edelim: Hepimiz ilkeliz. Ben de ilkelim, sen de ilkelsin, aşağı mahalledeki butikçi Nurten Abla da ilkel. Bunları yazıyorum diye kendimi yukarı falan koymuyorum. Aksine, benim senden farkım şu: İlkel olduğumuzun farkındayım, o kadar. Başka bir farkım yok senden. Ben de konfora düşkünüm, ben de kolay olanı seçiyorum, ben de bazen düşünmekten yorulup boşver diyorum.
İnsan hâlâ ilkel. Teknolojimiz gelişti, binalarımız yükseldi ve kelimelerimiz çoğaldı ama reflekslerimiz, dürtülerimiz hâlâ aynı. Korkuyoruz, kolektivistiz, sürüye tutunuyoruz, güçlü olana yaslanıyoruz, rahatlatanı seviyoruz. Tehdit gördüğümüzde ya saldırıyoruz ya teslim oluyoruz.
İşte sevgili okur, bu ilkel yönümüzü çok çok iyi tanıyan insanlar var: Siyasetçiler, politikacılar, sanat yaptığını zanneden sanatçı bozuntuları, tarikatler ve cemaatler, ideolojiler, patronlar ve şirket sahipleri, ipe sapa gelmez fikirler… Ve evet, hatta dinler.
Bunlar insanı zorla yönetmiyor. Zaten gerek yok. İlkel beyin zorlamaya direnç gösterir ama rahatlatılmaya bayılır.

Şimdi sana bir soru: Düşünce ve insanlık tarihinin en karanlık dönemlerini say desem hangilerini sayarsın?
Rönesans öncesi Avrupa, İslam’ın çöküş dönemi, Stalin’in Sovyetleri, Mao’nun Çin’i, belki Nazi Almanyası. Bunları az çok tarihten haberi olan herkes sayar. Ama asıl mesele ne yaşandığından çok nasıl yaşandığı. Herkes bu dönemlerin ortak noktalarını şöyle anlatır:
Baskı vardı, sansür vardı, düşünce yasaktı, bilmem ne… Evet vardı, yok değildi. Ama iş o kadar basit değil. Kimse milyonlarca insanın beynine bir anda zincir vuramaz. Kimse insanlara sakın düşünmeyin diyerek bir çağı kapatamaz. Bunu yapanlar salak değildi. İnsanın aklını doğrudan susturamayacağını çok iyi biliyorlardı. O yüzden başka bir şey yaptılar. “Düşünme” demediler, “düşünmene gerek yok” dediler. İşte fark burada. Sana sınır çizdiler sevgili okur.
“Buraya kadar düşün, bundan sonrası tehlikeli”
“Bunu sorgularsan büyük yoldaş senin sonunu getirir”
“Bunun dışına çıkarsan cehenneme gidersin”
“Bunu kurcalarsan vatan haini olursun”
“Bunu sorarsan dışlanırsın”
Gibi gibi… Fazla tanıdık geldi değil mi? İnsan bu sorulara karşılık soru sormayı ve neden böyle demeyi değil, hayatta kalmayı tercih etti. İnsan kabul görmek ister, hayatta kalmak, dışlanmamak, kafasının rahat olmasını…

Sustuğu için susmadı insanoğlu, rahatladığı ve kendini riske atmak istemediği için sustu. İşte karanlık çağlar böyle başlar. Bağırarak değil, kan dökerek değil, sessiz bir rahatlama ve uyuşmayla. Bu yüzden karanlık dönemlerin ortak noktası sadece baskı ve sansür değildir. Asıl ortak nokta, insanların akıllarını işletmeyi ve düşünmeyi gönüllü olarak bırakmasıdır. Düşünmek yasaklandığında değil, gereksizleştiğinde çöker uygarlıklar. Bugün de farklı bir şey olmuyor. Sadece yöntemler daha zarif, daha bilimsel, daha teknolojik ve daha konforlu. Kimse seni zorla susturmuyor. Sadece seni rahatlatıp uyuşturuyor. Ve insanlar hâlâ bunu özgürlük sanıyor…
Bunları okurken aklına 1984 kitabı gelmemişse, geçmiş olsun… Senin farkındalık seviyen hâlâ Pavlov’un köpeği seviyesinde demektir. Bak sevgili okur, bu kitap sadece havalı bir gelecek distopyasından ibaret değildir. Herkesin okuduğu ama kimsenin anlayamadığı bir kitaptır benim gözümde. Senin içinde boğulduğun ama bir türlü farkına varamadığın bataklığı gözümüzün içine sokarcasına resmetmiş George Orwell.
Ama gel gör ki bu muazzam eser kimlerin eline düştü dersin? Saçları resmen sanayi tipi sprey boyayla boyanmışçasına yapay, kafası rüzgârda bile kıpırdamayan, dudak dolgusu arş-ı alâya merdiven dayamış, tırnaklarıyla otoyol asfaltı kazıyabilecek kapasitede, yüzündeki kat kat sıvayı kazısan altından prehistorik Roma sütunu çıkacak, yüzündeki botoks nedeniyle mimikleri gümrüğe takılan o mâlum tiplerin elinde oyuncak oldu bu canım şaheser… Yemin ederim canım acıyor ve iğreniyorum.
Aklına geldi mi o modernlik adı altında pazarlanan varoşluğun, glutensiz Focaccia ekmeğiyle dibini sıyırmış tipler? Kendi ağırlığından fazla egosu olan, el kadar minicik çantasına Suç ve Ceza’yı adeta valize annenin yaptığı ev yapımı reçel ve salçaları zorla tıkıştırırcasına sığdırmış, sıktığı leş parfümün kokusundan dolayı yanından geçtiği kedilerin hapşurduğu, teneffüs ettiğinde adeta ciğerlerine tecavüz eden kokusunu takip ederek ait olduğu varoş mekanları navigasyonsuz ve gözün kapalı bulabileceğin o tipleri tasavvur ettin değil mi sen de? Hani derinlikten ve edebiyattan anladığı tek şey, Instagram’da üzerine kapağı gelecek şekilde çekilmiş “şekilli” kahve fotoğrafının altına “Büyük birader bizi izliyor (üzgün emoji)” yazmaktan ibaret olan; felsefeden anladığı tek şey ise, bir kamyon arkası yazısının üzerine kırmızı şarap kadehi emojisi koyup paylaşmak zanneden o tipler… Tanıdın değil mi bu vasıfsızları?

Tanımamışsan biraz daha anlatayım o zaman. 1984 kitabı hakkında yapacağı tek yorum “Kaaankaa çok iyi kitap yiiiiaaaa, tam bi vibe, tam bi mood yani valla bak.” olan, kitabın ana kahramanı Winston Smith’in farkındalıktan ve ızdıraptan dolayı çektiği acıyı ancak manikürü bozulduğunda ve tırnağı kırıldığında hissettiğini sanan tipler… İşte bu tayfanın ağzına sakız edilecek ve değersizleştirilecek bir kitap değildir bu.
Tek derdi fark edilmek olan bu primat kırması tür; Winston Smith’e sorulan “2+2 kaç eder?” sorusunu cevaplamak için bile yapay zekâya muhtaç durumdadır. Ama sorsan “Sistem bizi köleleştiriyor kaankaa yaaa” diyerek felsefe yaptığını zannedecek kadar salak ve iki yüzlüdür. Özgürlük anlayışları kendilerine sunulan sosyal medya filtrelerini seçmek zanneden bu tür; beynini sürekli enerji tasarrufu modunda kullanan, aralarından tortu tortu kir çıkacak tırnaklarında bitap hâle düşmüş o kitabı paylaşınca kendisini üstün bir varlık zanneder.

Küçücük çantasına sığdırdığı o dev eseri, pençe-misal tırnaklarıyla suni bir nezaket takınarak çıkarıp masaya koyduğunda, resmen Raskolnikov’un ruhunun azap içindeki çığlıklarını işitiyorum. Dostoyevski ve kahramanı, hatunun bu ahval-i avamnamesini, şeytani tırnak-ı şeni’lerini ve dahî leb-i müntefihini görselerdi, hiç şüphesiz hiddetle merkadlerinden kıyam ederlerdi. Dostoyevski, o meşhur baltayı nâr-ı gazabında eritip kızın sureti-i cemilesine (!) zerk etmekle kalmaz; o suni dudaklarını birer mühr-ü sükût gibi birbirine diker, o tırnaklarını da tek tek sökerek yerlerine Suç ve Ceza’nın en ağır sahifelerini mühürleyip yerleştirerek onu ebedi bir intikam nişânesi olarak Louvre Müzesi’nde sergilerlerdi.
1984 anlatıyordun, yine nereye geldik diyorsun şu an değil mi? 1984 bahanesiyle şu tiplere ve bir türlü farkına varamayan sana nefretimi kusayım dedim, kusura bakabilirsin. Bu arada nefretimi kusarken günümüz Türkçesi’nin yetmediği yerlerde Osmanlı Türkçesi küfürler de göreceksin, bilgin olsun. Şimdi 1984 kısmına geri dönüyorum. Bu kadar sövgü yeter.
Orwell’in asıl amacı Tele Ekranlar, Düşünce Polisi ve Büyük Birader ile okuyucuyu bu figürlerle korkutmak değildir. Asıl korkutucu olan şey insanın bunlara alışmasıdır. Hatta daha beteri: bile isteye buna razı gelmesidir.
Asıl sorun Winston Smith’in baskı ve sansürle izlenmesi ve kuralların dışına çıkanların işkence görmesi değildi. Winston’un derdi izlenmek falan değildi, düşünememekti. 2+2’nin kaç ettiğini bile kendinden emin bir şekilde söyleyememekti. Düşünce sınırlarını aşıp özgürce düşünememekti onun derdi. Gerçeğin, senin kafanın içindeyken bile sana ait olamamasıydı. Bu derinlikten ve düşünceden yoksun insanlar “Büyük Birader bizi izliyormuş” diye dalga geçer ve anlatılmak isteneni anlamaz. Winston Smith’in içine düştüğü hâlden daha beter hâldedirler ama bunu görmeyip aksine övünüyorlar acınası hâllerine.

1984’ün sonunda Winston’a yapılan şey sadece işkence değildir. Bir iknadır. Ona gerçeği zorla kabul ettirmezler, gerçeği ona sevdirtirler. İşte orada biter insan, orada ölür. Çünkü artık direnemez ve soru soramaz hâle gelir.
Ne diyordu kitapta?
Savaş barıştır.
Özgürlük köleliktir.
Cehalet güçtür.
Savaş, dışarıda bir düşman yarattığın sürece içerideki karmaşayı dindirir. İnsanlar tartışamaz hâle gelir çünkü tartışmaktan daha önemli bir tehdit vardır. Yoksulluk konuşulmaz, adalet ertelenir, hak ve hukuk askıya alınır. Savaşın varlığı ile dikkatleri başka yere çekersin.
Savaşın kendisi barış değildir, ama sürekli bir tehdit algısı, düzenin sürdürülmesinde kolaylık sağlar. Gürültü hiç bitmediği için kimse sessizliği sorgulayamaz hâle gelir. Kaos hâline gelirse de ona normal demeye başlarsın. 
İşte bu yüzden, savaş barıştır.

Özgür olmak sorumluluk sahibi olmak demektir. Seçmek zorunda kalmak, gerçeklerle yüzleşmek, düşünmek zorunda kalmak ve yanılma ihtimali demek. Ama kurallar netse, hudutlar çizilmiş ve seçenekler daraltılmışsa hata yapmazsın. Çünkü hareket edemez, kısıtlanırsın.
İnsan için korkutucu olan kendisine zincir vurulması değildir, belirsizliği korkutucu bulur insan. Birileri senin yerine karar verdiğinde düşünmekten kurtulursun. Bu rahatlık ve konfor da zamanla kölelik hâline dönüşür. Özgürlüğün anlaşılamaması, seni kontrol edilebilir kılar.
İşte bu yüzden, özgürlük köleliktir.
Bilmek çatışma yaratır. Şüphe doğurur ve yanlışlar seni rahatsız eder. Bilmemek ise nettir, basittir. Ya siyahtır ya beyaz. Karmaşık bir dünyada basit cevaplar vermek büyük bir güçtür. Bilgi insanı özgürleştirebilir, ama cehalet yönlendirilebilirlik sağlar. Ne kadar az bilirsen, o kadar çok yönlendirilirsin ve yönlendirilmeye de mahkum hâle gelirsin. İnsanın cehalet içinde tutulduğu bir toplumda, yönetenler hep güç sahibi olur, onların dediklerine körü körüne inanırlar.
İşte bu yüzden, cehalet güçtür.
Herkesin okuduğu ama hiçbir şey anlamadığı kitap aslında neler anlatıyormuş fark ettin mi şimdi?
Orwell bizi uyarmıştı. Juvenalis ise bu saçmalığın çoktan farkına varmıştı.
Onların söylediklerinden sonra ekleyecek pek bir söz kalmıyor aslında. Belki de yapılabilecek tek şey, bu denemeyi burada bitirmek ve Panem et Circenses Moderni’yi, Orwell’in diliyle kısaca tercüme etmek:

Ekmek suskunluktur
Sirk uyuşturucudur
Konfor özgürlüktür
Şimdi yapman gerekenin ne olduğuna sen karar ver sevgili okur: Hâlâ halı desenlerini inceleyip başını eğmeye devam mı edeceksin, yoksa başını kaldırıp gözlerini yukarıya mı dikeceksin? Bana sorarsan, önce başını kaldırıp yukarıya bakmakla başla derim. Çünkü beklenen hep geç geliyor, geldiğinde ise insan başka yerlerde oluyor…
Ama bak, fark ettin artık… O yüzden haydi, kaldır başını. Sana vurmayacağım. Babalar evlatlarına kızar, arada olur öyle şeyler, kafaya takma. Belki de kızmasının sebebi senin iyiliğini istemesidir? Yoksa insan sevdiğine niye kızsın ki?..
Juvenalis ve George Orwell’a saygılarımla…





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA

Sigara gibi yandıktan sonra Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra Beni sevsen ne olur Sevmesen ne olur Anlasan ne olur Anlamasa...