21 Temmuz 2026 Salı

Dicle Doğala - ESARET


Gözyaşlarıyla karışık yağmur damlaları aktı çehremden. Bilen bilir yas tutulan kalabalıkların öznesidir gözyaşları.

Henüz kendimi yağan yağmura alıştırmamışken bir bildirim düştü telefonuma kimden olduğunu iyi biliyordum.

“Saat 23.30’da mekanda ol.Yerini ayırttım.”
Bataklığımdandı.
Bazen ilerlediğimiz yol yanlış hissettirse de yolun kenarındaki çiçeklerin ihtişamına kapılırız, benim bataklığımın bana hissettirdikleri bundan ibaretti. Akşam o saatte orada olacağımı da biliyordum. Kazanmanın hissettirecekleri sürüklüyordu beni her seferinde.

Bir kaç saat sonra mekana vardığımda bana yer ayırtan,beni buraya çeken oysa kendi çıkarları için yaptığını bildiğim Arda yanıma yanaştı.
“Bak,şurada 4. masaya geç. Oyun birazdan başlayacak oyalanma ve dikkatli oyna masadakiler yeni yetme değiller.” 

Benim buralara sürüklenişim en başında hep her şeyin fazlasını istemem yüzünden olmuştu. Daha fazla para,daha fazla saygı,daha fazla yetki,daha fazla lüks. 

Önünde sonunda bir gün elimde kalanlar yüzünden dibe batmaya başladım kendi bataklığımın oluşmaya başladığı anlardı. Basit 
Bir sadece bir defa sözüyle cebimdeki telefonda gitmişti elim. O zamanlar çokça karşıma çıkan reklamlar, henüz bataklığa girmemiş kişilerin yaşadığı hayatlar benim gözümü boyamaya yetmişti.

4. Masaya geçerken gözlerim parlayan ışıklara, kartların karılma seslerine takılıp durdu. Boşalıp boşalıp doldurulan kadehler samimiyetsiz gülüşler eşliğinde birbirine tokuşturuluyordu.
 
Masaya geçtim. Karşımda adını az önce öğrendiğim siyah gömleğinin kollarını katlamış,ellerini ritmik hareketlerle masaya vuran Kemal oturuyordu. Sol çaprazda benim bile bakarken daraldığım ama hiçte rahatsız görünmeyen kürküyle oturan bir kadın ve onun karşısında sandalyeye yayılmış bir başka adam oturuyordu.

İlk el başladı. Sandalyede yerinde duramayan adam konuşup konuşup rahat olduğunu göstermeye çalışıyordu. Adı Demirdi. 2 eldir üst üste şansı yaver gidiyordu. Benimse cebim çoktan boşalmaya yüz tutmuş gibiydi. 

Buranın tek insanı tüketen yanı maddi değildi hiçbir zaman. Her kaybediş itibar da kaybettiriyordu, özgüven kaybettiriyordu insanı adeta tüketiyordu. 

Kemal, sıra bana geldiğinde yine gözlerini üzerime çevirdi. Yine beni stres altında bırakmaya çalışıyordu ve belli ki yine başarılı olacaktı. Fark etmiştim. Kurpiyere rüşvet vermişti. 
Çünkü kendisi iki el kaybediyor iki el kazanıyor ve bir el kasaya kazandırıyordu. Arda haklıydı, yeni yetme değillerdi. İşin içine daha da pislik bulaşmıştı. 

Saatler birbirini kovaladı ve zamanın suları yine benim lehime akmadı. Ben masadan kalktığımda cebimde yanımda getirdiğim paranın ⅖’i kalmıştı. Daha fazlasına sahip olabilirdim ama değil mi? Saat henüz çok geç değildi. Bu gece sadece bir defa daha oynayabilirdim. 

Arda’nın bana işaret ettiği masaya geçtiğimde son bir kişinin gelmesini bekliyorduk. O esnada telefonuma bir başka bildirim düştü. Bu defakini tahmin edemezdim. 

Her insana gelen yardım mesajlarından biriydi.
“Kendin için bir adım at. Bağımlılığa hayır de. Deste,hemen elinin altında.”

Arda yanı başıma gelmiş ve elindeki kadehi önüme bırakmıştı. “İç biraz, bugün cimri davranıyorsun sanki ha?" 

Ben bağımlı mıydım? Öyle miydim ki? Kurcalamaya başladı düşünceler içimi. Şu ana kadar kaybettiklerimin haddi hesabı yokken kendime nasıl olurda bağımlı değilim derdim ki? Hem bağımlılık,bir şeye olan bağlılık illaki somut olmak zorunda değildi. Ben kendimi kaybetmeye de bağımlı hale gelmiş gibiydim.

Ben düşüncelerimle bir kavga içindeyken masaya son kişi oturdu fakat ben kararımı zaten çoktan vermiştim. 

Kartlar karılmaya başlamıştı. Ansızın sandalyeden kalktım. Anlık masadaki gözler üzerime çevrilse de bu kısa sürdü. Herkesin başka uğraşı vardı. Uzaktan Arda’nın bakışlarını üzerimde hissettim. Ben çıkışa doğru adımlamaya başlamıştım ki gelip kolumdan tuttu.

" Arda,ben gidiyorum. Başkasını bul.”
" Kafayı mı yedin? Oyun başladı.” 
Kendi çıkarının peşindeydi. 

Arda tamda teflon insan olmanın gerektirdiği gibi peşimden beni ikna edecek cümleler sıraladı. Kendisi burada kaybetmiyordu. Hiçbir zaman etmezdi zaten. 

Teflon insan:Kendi çıkarları uğruna herkesi harcayan,stressiz ve her hareketi kendine yönelik olana denirdi.

Kapıya varmamla esen soğuk rüzgarın yüzüme çarpması bir oldu. Şafağın sökmesine az kalmıştı. Şafak sökerken umuyordum ki benimde içimden bir şeyleri sökerdi ve belki de bu şafak benim hayatıma bir ışık olurdu.

Karanlık,yapay mekanların ardındaki umut olan günışığı.

Rotamı çizmiştim,hedefim;bir umuttu. 
Bir ışık hüzmesi görmüştüm ve peşinden gidecektim. Yolumun aktığı sokakların sonu; rehabilitasyon merkeziydi.

Umutsuz ve samimiyetsiz kapıların ardından önünde durduğum bu kapı sessiz de olsa bir samimiyet barındırıyordu. Bir hedefi,çıkarı yoktu. 

Birkaç saat içinde durumumu anlatmıştım. Bana yardımcı olmayı dört gözle bekleyen bu kadar insanla karşılaşmak umduğum bir şey değildi. Beni benden daha çok düşünüyorlardı sanki. 

Umudun kırıntıları birikmeye başladı.

Evrak işi de hallolduktan ve gerekli testlerden geçtikten sonra beni bir süre misafir edeceklerini söyledikleri odaya aldılar. Odamı çok sevmiştim içimi açan türdendi. Sağ köşede tek kişilik beyaz bir yatak, onun hemen solunda iki çekmeceli bir komodin, yatağın karşısında kapının yan tarafında üç haneli bir raf ve odanın solunda kilitli olsada büyükçe bir pencere vardı. Raflardan biri tamamıyla benim söylediğim,zevkime göre kitaplardan oluşuyordu ve alt rafında ailemle olan,benim tek olduğum birer resim. Onun altındaki son rafta ise bir iskambil destesi vardı.

Bir sonraki günlerde tedavi planlarımı oluşturan psikiyatrist ve bana yol gösteren bazı hemşireler ile planımı öğrendim. Bazı günler benimle aynı durumda olan kişiler ile sohbetler ve haftalık bana özel olan bir tedavi üzerinde durulacaktı.

Tedavim;52 destelik iskambil kartlarından her hafta bir adet çekip bana hissettirdiği duygular eşliğinde bir deftere yazarak kaybettiklerimle yüzleşmekti.

İlk gün odamda duran desteye hiç dokunmadım. O haftanın herhangi bir günü görüşebilecektim bu yüzden içim rahattı.
İkinci gün desteye ilk dokunuşum yıllar sonra dokunmuşum gibi hissettirmişti. Desteyi kapalı halde yatağın üstünde önümde açtım. İçinden çektiğim kart sinek 8 di. Sorumluluk,iş hayatı.

Önüme gelip geçen duygular bu bağımlılığın başında kaybettiğim mesleğim, fırsatlarımdı. Birikimimdi. Kendimi mahkûm ettiğim bu bağımlılık benden ilk önce geleceğime yatırdığım güvencemi almıştı. Oysa sadece bir defa ile başlamıştım.

Defter önümde,elimde titreyen kalem ile yazmaya başladım.

“Bu bağımlılık benden ilk önce geleceğimin güvencesini aldı...”

O haftanın ilerleyen günlerinde sıra sohbet zamanına gelmişti.

Yuvarlak bir masa,6 kişi. Herkesin önünde bir bardak kahve ya da çay. Denetimli olduğu için buna izin vardı. Konuşmaya adının Mustafa olduğunu öğrendiğim burada iki yıldır kalan bir adam başladı. Söyledikleri içimi kararttıkça kararttı. 

“Buraya ben zorla getirildim. İlk zamanlar hep iyi ki gelmişim demiştim. Fakat zaman geçtikçe ben burada iyileşmeye çalışırken dışarıda ki yaşamım durmamıştı. Ailem bensizliğe alışmıştı. İşin trajik yanı, çok mutlulardı.”

Mustafa ilerleyen zamanlarda ailesinin artık onsuz yaşarken çok mutlu olduklarını ve o da kendini buraya ait hissettiği için burada mutlu olduğunu söylemişti.
 
Benim biriktirmeye çalıştığım umut kırıntılarına bir nefes vermişti.

İkinci hafta çektiğim kart: Karo 7’ydi. Sosyal hayat.

Bu kart ise beni ikinci defa dumura uğratmıştı. Mesleğimi kaybettikten sonra zamanla arkadaşlarımdan borç edinmeye başlamıştım. Elbette bunun ardı arkası kesilmemişti. Hepsine sadece bir defa diyerek başlamış ve kaybettiğim paranın maddi anlamda altında kalmışken zamanla arkadaşlarımdan da kopmuştum. Yalnızlaşmaya başlamıştım. Ve hepsinin başı yine aynı şeydi.

Defterin ikinci sayfasına yazmaya başlarken bu sefer titremenin yanında gözlerimin dolmaya başladığını fark ettim.
 
“Zamanla sadece elimden giden maddi değildi. Yalnızlığıma da adımlar atmaya başlamıştım…”

O hafta konuşan kişi Selma’ydı. Aslında dibi görmemişlerden biriydi fakat sonradan hayatına dahil olan bir adamın onu dolandırması sonucu hayatı sarpa sarmıştı ve ona kollarını açan bu merkeze koşmuştu.

“Buraya ilk geldiğim günü hatırlıyorum. Öylesine korkak, öylesine yalnızdım. Şu an ise hiç olmadığı kadar kendimi cesur hissediyorum…”

Üçüncü hafta desteyi açmaya en çok çekindiğim haftaydı. Sanki desteyi açtığımda canımdan can gidecek gibi hissediyordum.

Cuma günü. Saat 22.00 suları. 
Açtığım kart: Kupa 10. Yani aile,duygular.

Geçmişimde bıraktığım,beni bırakan ailem. Üzerine toprak attığım ardımda bıraktığım gerçekler ansızın beni dumura uğrattı. Yeniden.

Eşim hamileydi. İşimi kaybettiğim yılda bana verilen tek güzel haber yine elbette ondandı. 

Batırdım. Bataklığım beni içine alırken, borçtan çıkamazken eşim beni bir Kasım gecesi terk etti.
Bu sefer elim yatağa otururken bile kalbim kasılıyordu. Kalbimdeki odacıklarda eşim, doğmamış çocuğum,ben hepsi ruhuma batıyordu.

Onu gördüğüm son gece kapımıza yine borç için insanların geldiği geceydi.
“Ne olursun bırak artık şunu, anlamıyor musun? Gittikçe kötüye gidiyor durum.” 
Kalbim ağrıyordu, canımdan can gidiyordu. Yine de ona söylediğim son şey şuydu. “Düzelteceğim. Sadece bir defa kazanmam lazım." 

“En güzel haberin ardından gelen veda umarım ki hayatına çiçekler yeşertmiştir karıcım…”

Dördüncü hafta hiçbir şeye mecalim kalmamıştı. Nice şeyler kaybettiğimin farkına varıyordum. Tedavi henüz bir aydır devam ediyorken ben tükenmiştim bile.

Bu haftaki konuşan Kemal'di. Son gecemde karşımda oturan hileci Kemal. 
Onun hikayesini anlatmaya bile değeceğini zannetmiyorum. Kendisi lüks bir şirket sahibiyken buraya her yıl kendini dizginlemek için geldiğini anlatmıştı. 

Burada aynı yerden çıkmış iki farklı insan olarak bulunuyorken birimiz kontrolü yaratmak için vardı birimizse kurtulmak için.

Bu hafta çekeceğim kart sonum olacaktı.
Maça Kralı. Benlik.

Kartlar, kağıtlar,krallar ve kızlar. Kendim ve kimliğim. Bu yolda başından beri kaybettiğim en büyük ama en çok farkına varmadığım şey bendim. Karakterimin değişimi, zamanımı harcadığım yerler vaktimi geçirdiğim insanlar, çevrem her şey benden başlıyordu ve bu bağımlılık en çok bataklığa beni gömmüştü. 

Dibe çökmüştüm. Son farkındalık umutlarımı süpürmüştü.

Kalem elimden düşüyordu,kalbim atmayı bırakmamak için son atışlarını bedenimde sürdürüyordu. 

“Mutluluğun formülü 4S'de saklıdır: Saygı,sevgi, sabır ve sadakat. Bu yolda kazanmak istediğim 4 şey de buydu. Fakat önce saygınlığımı kaybettim. Ardından bana olan sevgiyi,zamanla çevremdeki sabrı ve en sonunda kimliğime olan sadakatimi kaybettim…”

Ve o defter bir daha aynı el ile tutulmamak üzere kapandı.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Metin Özdoğan - BEN BENDEN GEÇTİKTEN SONRA

Sigara gibi yandıktan sonra Yaprak gibi sararıp soldukduktan sonra Beni sevsen ne olur Sevmesen ne olur Anlasan ne olur Anlamasa...